Bastır hünkârım!

Rivayeti eksik aktarmış olabilirim; eğer eksik-kusur varsa külyutmaz okuyucularım zaten düzelteceklerdir; hadise şöyle gelişiyor aklımda kaldığı kadarıyla: Birinci Cihan Harbi’nin son zamanlarında Rusya, iç karışıklık ve Bolşevik İhtilâli sebebiyle savaştan çekilince, özellikle Şark cephesindeki ordumuz biraz rahat nefes almak imkânı buluyor.

Yahya Kemal’e bir ahbabı o günlerde, bu hadiseyi imâ ederek, “Bak Rusya kendi başının derdine düştü” meâlinde bir şey söyleyince Yahya Kemâl’in, Osmanlı devletinin bîtâb hâlini imâ ederek şu cevabı verdiği rivayet olunur,

-Evet, o mest oldu lakin biz dahi elden gittik!

Bir defasında bahsetmiştim galiba; milattan önce 3. asırda Yunan site devleti Tarentium (Lakin bu mevzu üzerinde ulemâ beyninde ihtilâf var; ba’zıları, “Ne Tarentium’u yahu, adam düpedüz Epir kralıydı” diyorlar, belirtmiş olayım). Neyse, Epir Kralı Pirüs (Pyrrhus) Roma’ya saldırıyor ve zorlu bir çatışmadan sonra Romalıları mağlup ediyor ama Şair’in dediği hesap, “kendisi dahi mest ü bîtâb” vaziyetinde; koca ordudan geriye ancak birkaç fil, üç-beş yaralı piyâde kalmıştır. Pirüs’ün harp bittikten sonra vaziyete bakıp, “Tanrım bir daha böyle bir zafer nasib etme r’oolursun!” diye hayıflanması tarihin meşhur nüktelerindendir. O günden beri Pirüs zaferi tabiri, “Harcı borcunu kurtarmayan”, “Astarı yüzünden pahalı” veya “Kazanmaya değmeyecek zafer”lerle dalga geçmek için kullanılır.

Kral Pirüs’e savaştan önce danışmanlarının, “Zafer cepte keklik haşmetmeâb; bu Romalılar artık fazla olmaya başladılar. Stratejistlerimiz, ‘Roma’ya daha şimdiden iyi bir kötek çekip haddini bildirmezsek, değil caanım Tarentiusumuz’u birkaç asra kalmaz herifler bilcümle Akdeniz’i, Önasya’yı, Orta Avrupa’yı, hatta İspanya ile Britanya ceziresinin nısfını ele geçirirler’ deyu analizlerde bulunuyorlar. Davran padişahım, dem bu demdir. Yekinelim ve yılanın başını küçük iken ezelim!” şeklinde telkinde bulunduğu öne sürülüyor tarihçiler tarafından.

Bir kısım tarihçiler ise, “Pirüs o kadar da safderûn biri değildi, bilakis mâkul ve mutedildi, fakat yakın muhiti onu baştan çıkardı” bâbında şeyler de yazmışlardır; buna mukabil başka bir kısım tarih ulemâsı, “Zinhar doğru değil; adam iyiydi hoştu ama yakın muhiti kötüydü lafı, tarihin en fazla çiğnenen sakızlarından biridir. İttihat ve Terakki mebusları bile Meşrutiyet’in ilk Meclisi için Abdulhamid Han’ın verdiği resepsiyonda padişahı görünce hemen, ‘Bazı münâfıklar sizi bize menfî tanıttılar Hünkârım’ diyerek eteklemişlerdi’ ki eğer ulemâdan addederseniz bu nâçizâne tahlil de fakiyre aittir efendim.

Tarih fevkalhad heyecanlı bir edebiyat vallahi; misâl, benim Üsküdar çarşısı’ndaki berberim. Önceki gün sakalımı kırptırmaya gitmiştim, sohbet esnasında: “Hocam ben eski gazete, yeni gazete ayırmam, takarım gözlüğümü, paşa paşa okurum” deyince şu filozofik derinlik karşısında bunca yıllık tarihçilik gayretimden arlandım desem yeridir. Vaktiyle çok akıllı bir zat buyurmuştu ki: “Modern insanlar, eski gazetelerden taze havadisler okumakta beis görmeyen bir makûledir.” Bu mühim adamın adı dilimin ucunda ama nedense ter bastığı için derhâtır edemiyorum. Mevzua gelelim: “Bundan 22 asır evvelki hadiseler bizi ne ilgilendirir?” demeyeceğiz efendim. Esasen hikmet dediğiniz şey, ucu nass’a bağlı bir basiret ve vicdan kesâfeti değil midir?

Bakınız bu vecizenin sahibinin adı da dilimin ucunda ama bugün mahcubiyetim üzerimde nedense...

Siz şimdi Pirüs’ün âkıbetini merak edersiniz; fazla merak eyi değildir lakin isteyen araştırıp öğrenebilir. Ha, o mağlup Roma’nın serencâmına gelince o dahi mâlum bir hikâye!

Gökten üç elma düştü...


Kaynak (Arşiv)