Avrupa’yı tanıyor muyuz?

Başkanımız, pardon Başbakan’ımız, Avrupa Birliği’ni, “Biz de Şanghay Beşlisi’ne girersek görürsünüz siz gününüzü” diye korkuttuğundan bu yana, sizleri pek bilemem ama kendi nefsime oturup, “AB’den vazgeçsek iyi olur mu acaba?” diye düşündüm.

Aslında 90’lı yıllarda Gümrük Birliği anlaşmasına imza attığımızdan beri bu mesele hepimizi ilgilendiriyor az çok; herkesin bir kanaati var ama bir dakika...

Lütfen kıble kelimesini yanlış mânâlara çekip, “Sana yakıştı mı hoca?” diye serzenişte bulunmadan okuyunuz lütfen bu cümleyi: Avrupa, biz Türklerin en azından ikibuçuk asırlık medenî kıblemiz. Modernleşme kelimesi bizde Avrupalaşmak, Batılaşmak hatta alafrangalaşmak mânâlarında kullanılır. Başka hiçbir coğrafî yöne doğru eğilimimiz olmadı. Kaldı ki, bundan 6,5 asır evvel Gazi Süleyman Paşa önderliğinde Gelibolu üzerinden sallarla Rumeli’ne geçen akıncı birliklerinden beri Türklerin tabii akış istikameti hep Avrupa olmamış mıydı?

Osmanlı Devleti’ni Rumeli’siz, yani Avrupa toprakları olmaksızın tahayyül edemezsiniz. Osmanlılar Rumeli’nin bereketinden asırlarca istifade ettiler; vergi, vasıflı eleman, gıda maddesi gibi temel ihtiyaçlarının çoğunu oralardan karşıladılar ama onlar kadar önemli olmak üzere Osmanlı Avrupası üzerindeki sınır boylarınca rekabet ettikleri bir siyasî ve dinî hasımın varlığını hep hesaba katmak suretiyle enerjilerini diri tutabildiler. Rekabet güçleri tükendiğinde Rumeli de elden çıktı zaten; yorgan gitti, kavga bitti.

Rumeli’yi 1912’de terk ettik; Osmanlı arması ise 1918’de fiilen tuzla buz oldu!

*

Tony Judt’un kaleme aldığı ve YKY’den çıkan “Savaş Sonrası” adlı kitabın kapağındaki fotoğraf, bugünün kibirli, yorgun ve kendinde dünyaya düzen vermek üstünlüğünü vehmeden Avrupa’nın çok değil, 65 sene önceki hâlidir.

İstiklâl Harbi’ni takib eden uzun yıllar boyunca Avrupa, yine fikrî ve kültürel kıblemiz olarak kaldı ama benimsediğimiz Otarşik (kendi kendine yetebilir olma durumu; “Biz kendimize benzeriz”, yerli malı yurdun malı haftaları, yurtdışına gidersek gâvurlar dövizlerimizi elimizden alır korkuları vesaire) rejim yüzünden Avrupa, kâğıt üzerinde ayılıp bayıldığımız bir kıta oldu; halbuki Cumhuriyet idaresinin temel felsefesi, (altı ok arasında bulunmasa da) batılaşmak, kuvvetli bir atılışla çağlar üzerinden sıçrayarak aradaki geri kalmışlık mesafesini uçarak geçip muasır medeniyet seviyesinin önüne konuvermekti. Rüyada taaşşuk yani...

Avrupa’ya gidip gelenlerimiz yok değildi ama; meselâ babam, 50’li yıllarda DDY fabrikalarının temsilcisi olarak bir heyetle birlikte birkaç aylığına Avrupa’ya gönderilmiş, birkaç ay kalarak herhalde kendine göre birtakım “tedkik ve araştırma” gezilerinde bulunmuştu. Rahmetli valideye oradan gönderdiği kartpostallar hâlâ kıymetli aile yadigârlarımız arasındadır (Sadece kartpostal değil, birkaç gümüş kaşık, bir küçük ve zarif tırnak çakısı, birkaç fötr şapka vs.); Avrupa, Almanya, Fransa gibi kavramları bizim kuşak, ancak gurbetçi işçilerimizin Avrupa’yı vatan tutmasıyla daha yakından tanıyabildi.

*

1937 baskısı ‘Karagömlekliler İhtilali’ni Marcel Ouessant yazmış, Türkçeye Haydar Rifat çevirmiş.

Avrupa artık bir kapı komşumuz; en uzak Avrupa ülkesine üç saatlik bir uçuşla kolayca gidebiliyoruz; bildiklerimiz ise hâlâ gurbetçi işçilerimizden dinlediklerimizden ve onların aktardığı gözlemlerden ileriye gitmiyor.

Avrupa’yı bilmiyoruz. Bu gerçeği, geçenlerde uğradığımız bir sahafın kuytu raflarından birinde keşfettiğim kitapla yeniden hatırladım.

Adı, “Karagömlekliler İhtilâli”. Kitabı Marcel Ouessant yazmış, Türkçeye ise ünlü yayıncı mütercimlerden Haydar Rifat (Yorulmaz) çevirmiş. Tefeyyüz Kitabevi’nin kültür serisinden çıkan 24. kitap. Baskı tarihi 1937. Kapakta şunlar yazıyor: “Faşistlik nedir, Müsolini nereden, nasıl gelmiştir; nereye gitmek istiyor?” (Bu kitabı 70’li yıllarda yurt kantinindeki kitap sergisinden gözüm ısırıyor gibi ama pek emin değilim!)

Şu an masamın üstünde duran 211 sayfalık kitabın 89. sayfasından sonrası hâlâ açılmamış durumda. Eskiden bazı kitaplar formalar halinde katlanıp sırt dikişi yapıldıktan sonra kenardan kesilmez ve bu işi okuyucunun yapması beklenirdi. Zannediyorum bu usûlü en geç terk eden yayınevi Varlık olmuştur. Küçük boy Varlık romanlarını okumaya başlamadan evvel bir meyve bıçağı ile katlanmış forma kenarlarını tek tek kesmek kimi zaman keyifli bir okuma hazırlığı, bazen de sinir bozucu bir mecburiyet gibi görünürdü.

Şaka değil, 76 yıldan beri bu kitabın sayfalarını günyüzüne çıkaran benim hattat kalemtıraşım oldu. Kâğıdı sararmış, eklem yerleri dökülüyor ama sadece kitap değil, anlattığı şeyler de antika hükmünde. Bir zamanlar İtalya’da faşist idarenin yıllarca iktidarda kaldığını ve o idare altında savaş felaketine sürüklenip yıllarca kendine gelemediğini kim biliyor ki? Yazar Marcel Ouessant, biraz da ballandıra ballandıra Mussolini’nin komünist anarşistleri nasıl döve döve imlâya getirip zorla iktidara geldiğini ve faşist milislerin İtalya’yı nasıl zorbalıkla titrettiğini anlatıyor. Ouessant’ın 1935’te kaleme aldığı kitabı (Orijinal ismi: “Le Revolution des Chemises Noires 1919-1922”) Haydar Rifat Bey, 2 senede hızla Türkçemize kazandırmış. Başlangıç kısmında kitabı şöyle takdim ediyor: “Vüs’at ve ehemmiyeti gittikçe artan faşistliğe dair birkaç kitap getirterek en iyisini seçmek için uzun zaman verdim... Bugün bastırdığımız şu kitap, seçilen eserin tercümesidir, faşistliğin kitabıdır, bunda kötülemek ve övmek yoktur, faşistliğin aynası hükmündedir.”

Mütercim, tarafsız bir takdimde bulunmaya itina gösteriyor fakat 1937 yılı sadece Avrupa’da değil, Türkiye’de bile halkını “milli disiplin” altına alarak güçlü bir kalkınma hareketi amaçlayan otoriter ve totaliter bir doktrin olarak şaşırtıcı derecede destekçiye sahiptir. Biraz kuzeyde Almanya’da nasyonal sosyalist doktrin iktidardadır ve bugün badem bıyığı ve alnına dökülmüş uzun perçemleriyle bir nefret sembolü haline gelen Hitler, Versay batağında sürünen Almanya’yı tam istihdam durumuna getirerek dostlarında hayranlık, düşmanlarında ise müthiş bir endişe uyandırmıştır. Türkiye’de rejimin sesi durumundaki bazı gazetelerin ayan-âşikâre Nazizm, faşizm meddahlığına soyunduğu günlerdir bunlar...

Bugün Avrupa’da Nazi veya faşist kelimeleri kalabalık yerlerde telaffuz edilmiyor, insanlık suçu ile aynı anlama geldikleri için düpedüz hakaret anlamı taşıyorlar.

Avrupa’yı bilmiyor, tanımıyoruz; yüzyıllarca süren din savaşlarının, sınıf çatışmalarının, Jenosit’in, ayrımcılığın, ırkçılığın anavatanı olduğunu da unutup gitmişiz. Sadece Dickens’in mâsum romanlarında tasvir edilen şekliyle bile meselâ 19. yüzyıl Avrupası, bugünkü kuşakların kaldıramayacağı kadar sert ve insafsız hayat şartlarıyla bunalmış bir kıtaydı.

YKY yayınları arasında neşredilen, Tony Judt’un kaleme aldığı “Savaş Sonrası” adlı kalın kitabı meraklılarına tavsiye ederim: “1945 Sonrası Avrupa Tarihi” alt başlığını taşıyan bu kitabın kapağındaki insanın kanını donduran bir fotoğrafı dikkatlerinize sunarak sözlerimi toparlamak istiyorum.

Bugünün kibirli, yorgun ve kendinde dünyaya düzen vermek üstünlüğünü vehmeden Avrupa’nın çok değil, 65 sene önceki hâlidir bu fotoğraf...

*

“Beni bilen kurt yesin.” demiş ecdâdımız. Bana sorsanız AB’ye katılmak hedefinden yine de vazgeçmem fakat evveliyatını iyi bilip tanımak kaydıyla...


Kaynak (Arşiv)