Ancak problemlerimizi çözerek büyürüz

Eskiden sağ partilerin "Büyük Türkiye" diye kavramlaştırdığı bir ütopya vardı: Büyük Türkiye deyince aklımıza hemen haritada görülebilir bir büyüklük gelirdi.

Bir tarafta Balkanlar ve Adriyatik Denizi'ne uzanmış, Kafkasya'yı içine almış, Batı Asya'da Türkçe konuşan toplulukları ihmâl etmeden Ortadoğu'ya ağırlığını koymuş bir Türkiye haritası. Bir bakıma XVI. yüzyılda Osmanlı hükümranlığını canlandıran haritanın benzeri. Bu büyüklüğün ardında ne tür yapılar ve kavrayışların bulunması lazım geldiği hakkında pek sarih bir fikrimiz yoktu. Güçlü olmaktan ne anlamak lazım geldiği hakkında öyle pek etraflı düşünmediğimizi zannediyorum.

Sonradan, çok sonradan farkettim ve anladım ki güçlü olmak, problem çözme kabiliyetine, problem çözme özgüvenine sahip olmaktır. Zannediyorum Arnold J. Toynbee, şimdilerde pek hatırlanmayan ünlü varsayımında bu kabiliyete işaret etmekteydi; buna göre anlamlı bir medenî bütünlük meydana getirebilmek için dışardan gelen meydan okumalara, tehditlere (challenge) karşı uzviyetin anlamlı bir cevap (response) -ama sadece tepki değil dikkat!- verebilmesi gerekir. Eğer toplum üretken ve olumlu karşılık verilebilecek tarzda meydan okumalarla yüz yüze gelir ve buna boyun eğmezse, verdiği karşılık, yaratacağı medeniyetin zeminini oluşturacaktır. Cevap üretemeyenlerin akıbeti ise yıkılıp yokolmak!

Toynbee vaktiyle ciddiye aldığımız, anlamaya çalıştığımız bir tarihçiydi; şimdi eskisi kadar popüler değil. Onun tarihi süreci "medeniyet" nokta-i nazarından yorumlayan bakışını izah ettiği 12 ciltlik A Study of History isimli saygıdeğer çalışması, Türkçe'ye "Tarih Şuuru" ismi altında 2 ciltlik bir özet halinde tercüme edilmişti. Sonraları Huntington'un medeniyetler çatışması tezi gündeme geldi ve Toynbee'nin nokta-i nazarı sanki modası geçmiş gibi algılandı nedense; halbuki ben, tam da bu günlerde "meydan okuma-cevap ve çözüm üretme" yaklaşımının bir kere daha hatırlanması lüzumuna inanıyorum.

Türkiye Cumhuriyeti, "üç taraftan denizlerle, dört taraftan düşmanlarla kuşatılmış bir ülke" olarak karşılaştığı meydan okumaları, genellikle can sıkıcı problemleri, pasaklı hizmetçiler gibi halının altına süpürerek görünmez kılan kolaycılığı tercih etti ve kendini dünyadan tecrid olunmuş farz ederek, "bizim problem çözme tarzımız budur ve bu sadece bizi ilgilendirir" şeklinde yanıltıcı bir özgüven kalesi tahkim etmekle yetindi. Rahmetli Cahit Külebi'nin "Atatürk Kurtuluş Savaşı'nda" isimli şiirinden ezberlediğimiz "Biz biliriz bizim işlerimizi/ İşimiz kimseden sorulmamıştır/ Kılıçla, mızrakla, topla, tüfekle/ Başımız yere eğilmemiştir" mısraları, (ki Nevit Kodallı'nın Atatürk Oratoryosu'nda Kızlar korosuna okuttuğu bölümdür) bu duyguyu iyi ifade eder. Ne var ki bizim kendi işlerimizi iyi bilmediğimiz varsayımı doğru olmadığı gibi, işlerimizi kimseye sormak mecburiyetinde olmadığımız da doğru değildir. Çözemediğimiz problemlerin ağırlığı altında ezilmekten belimizi doğrultamadığımız da ayrı bir hakikat.

Bu ezberin bozulması, statüko yanlılarını tedirgin ediyor. İşte Kıbrıs meselesi, Kürt meselesi, Ege ihtilafları, Alevi talepleri, Azınlık vakıfları, katı ve kabul edilemez laiklik anlayışının daha insani ve demokratik boyutlara çekilmesi, Ordunun demokratik teamül içindeki yerinin işaretlenmesi, dört tarafta bizi tehdid edip duran komşularla iyi komşuluk ilişkileri kurmak gibi nice "tabu" sayılan hususlarda -ki her biri meydan okuma hükmündedir- Türkiye, olumlu cevaplar telaffuz etmeye başladığında dışardan olduğu kadar içerden de somurtkan seslerin yükselmesi pek mânidar.

Başa dönelim mi: Türkiye'yi "büyük" devlet yapmak, onun problem çözme kabiliyetini geliştirmekle mümkün. Statükoyu muhafaza yaklaşımı ise bizi tüketiyor; çözümün parçası olmayı reddedenler ise problemi ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramıyorlar.

Türkiye, tam da olması gerektiği gibi "siyaseten" büyüyor; süreci farketmiyor musunuz?


Kaynak (Arşiv)