Ali’yi öfkelendirmeyecektiniz!

Üç gün içinde iki defa sinemaya gitmek benim için olağanüstü bir hareketlilik. “Sinema sinemada seyredilir”cilerden değilim;

küçücük salonun dört bir köşesine gizlenmiş güçlü hoparlörlerden patlayan bam-güm seslerinden rahatsız oluyorum; kezâ kendi paramla on-onbeş dakika reklam dayatılmasını da insan haklarına aykırı; ayrıca havasız bir ortam ve burnumun dibindeki perde görüntüsünü ise asla bir kerede algılayamıyorum.

Yine de gittim ama. Evvela galasına katılamadığım “Sürgün İnek”i merakımdan. Ooo, zahmete değdi ama... İyi film; sıcak, yumuşak, keyifli fakat en mühim özelliği, 28 Şubat saçmalığına yöneltilen en ciddi toplumsal eleştiriye zemin teşkil etmesi. Yanlışlıkları gülerek cezalandırmayı da öğreniyoruz böylece. Mizah, ma’şeri vicdanın kahkahaya, istihzâya dönüşmüş bir ifâdesi olarak çok ciddi bir siyasi eylem teşkil ediyor. Dikta ve darbe heveskârlarına kızmanız onları nihai tahlilde pek üzmez fakat makara malzemesi haline getirilmek, onların kâbusudur.

Başta, filmin başrol oyuncusu “Sarıkız” olmak üzere emeği geçenlerin ellerine sağlık. Sarıkız’a öncelik vermeme filmin diğer karakterleri eminim ki alınmayacaklardır çünkü “cast” listesinin en başında o vardı zaten!

Bin yıl süreceği zannedilen bir sürecin, bir sarıkızın tatlı “mööö”süyle bitiverdiğini görmek çok eğlenceli. Bugünlerde âsâbı bozulan herkes, seyretmeli Sürgün İnek’i.

İkinci film “Bizum Hoca”; o da siyasi göndermeleriyle dikkat çeken, eğlenceli ama birazcık sinkaflı bir “Karadeniz sineması” örneği. Karadeniz’in cennetâsâ derelerinden birine yapılacak HES’i engellemeye çabalayan Büklüdere köylülerinin, “Dindar ama demir gibi dürüst” ve hüsn-i ahlâk sahibi Bizum Hoca’nın etrafında kenetlenerek mücadelesini anlatıyor. Filmde “Gezi ruhu”nu aksettiren sahnelerin çok alkışlanması mânidardı. Filmin ruhunu ise Bizum Hoca’ya rüşvet teklif eden “yüklenici”nin aldığı cevap temsil ediyor. Şöyle diyor rüşvet teklifine Bizum Hoca, “Hadi köylüleri aldattuk, Yukarıdakini nasıl kanduracağuz?”

Dün Zaman’a göz atarken gazetemizin en ince ruhlu, en beyefendi ve en sulhperver yazarlarından Ali Çolak’ın “Dershane ruhunuzda bir azap gibi yaşayacak” başlıklı yazısına rastlayınca, Bizum Hoca filminin sonlarında nezarete atılan köylü gençlerden birinin söylediği, “O son sloganı atmayacaaduk, ondan içeri aldilar” repliği aklıma geldi ve ister istemez, “Ali Çolak’ı kızdırmayacaktınız” diye mırıldandım kendi kendime.

Ali Çolak, sükûtî, içe dönük, mahviyetkâr ve çelebi hâliyle Anadolu’nun ağızsız-dilsiz zannedilen derin çoğunluğunu temsil eden insanlardan biri. Siyâseti sevmez, ilgilenmez; onun yayın toplantılarında taşrasına pek ışık sızdırmaz durgun ve nazik edâsiyle nasıl da “Bitse de gidip biraz kitap okusam” der gibi suskun oturduğunu iyi biliriz. Nazarımda tek kusuru, iki gün önce belirttiğim üzre birtakım yeni elfâza reva gördüğü iltifattır ki, bu tariz fiskesini tekrarlamanın biraz haksızlık olduğunu bilmiyor değilim; o, bizden önceki genç kuşağa mensup. Gençlerin böyle halleri olur lâkin benim yaşıma gelenlerde kanaatler kireçlenmeye başlıyor anlaşılan.

Neyse... Anlaşılan pek öfkelenmiş, pek içerlemiş. Sahabe mizaçlı birinin târizde aniden coşkunlaşmasını andıran bir sürpriz. Hakaret mi ediyor; yoo. Beni ve Ali Çolak’ı biraz yakından tanıyanların şaşırdığı husus, “Yettim gaari, dayanın arkadaşlar!” nârâsıyla onun Kültür Servisi’nin barikatleri üzerinden bir hamlede sıçrayarak gardını almasıdır ve Ali Çolak’ı kızdıran her kim ve neyse, bu hiç de hayırhah bir şey değildir, öyle bilsinler.

Ali Çolak’ı kızdırmayacaktınız; artık işiniz zor, hatta bu bâdireden kurtulmak ihtimâli muhâl derecesinde. İçten içe kaynayan “Yeter artık” kazanının su yüzüne çıkmış ilk fokurtusudur bu.

Savulun bre!


Kaynak (Arşiv)