Ahlâk kavramında yiv-set sorunsalı!

Böyle yazıları pek sevmiyorsunuz farkındayım. Yazarınızdan şöyle yüreğe çölde buzlu limonata gibi değen, vurunca göçerten, dostlarda muhabbet, düşmanda haşyet hissi uyandıran jilet gibi şeyler bekliyorsunuz ama sonuna kadar okuyunca, ‘ha, bu da önemliymiş' diyeceksiniz zannındayım!

Mesele ahlâk; hayır bildiğimiz ahlâk değil, yeni bir kavram atıyorum ortaya: Muhasebe ahlâkı!

Yazarınız, fakülteden sonra üç yıl kadar muhasebeci çıraklığı yaptığı için vergi mükelleflerinin muhasebe kavramına nasıl baktığını az-çok bilir ve bu bakış açısı şöyle özetlenebilir: “Ahlâkı karıştırmayalım kâtip efendi. Bu vergi çok, azaltmanın yoluna bak!”

Muhasebe ahlâkından anlaşılması gereken şudur: Aile, bakkal, şirket veya kamu bütçesi değişmez; gelirle giderleri azbuçuk denk olmalı. İktisadi büyüme kavramı, verimli borçlanmayı mubah sayar; borç döndürüldüğü sürece sıkıntı çıkarmaz. O ayrı.

Eğer mahkeme kararıyla bir şirkete veya bir küçük işletmeye kayyım olarak atandıysanız bu karar şöyle bir mantığa dayanır: “Bu işletme muhasebe ahlâkına ve mantığına aykırı işletiliyor ve diğer ortakları zarara uğratılıyor. Bak kayyım efendi, kamu adına bu işletmeyi sen yönetecek, zarara yol açan kalemleri ortadan kaldıracak ve işletme kâra geçince görevi bırakıp eski işine döneceksin!”

Bizdeki uygulama ise şöyle: İktidar, kendine düşman bellediği bazı işletmelerden intikam almak için bir yerlerden kayyım bulup polis zoruyla şirketin başına getiriyor. Kayyım şirketi ele alıp dört ay içinde rekor seviyede bir güzel (!) zarar ettirdikten sonra kapısına kilit vuruyor ve tabii bu esnada ömründe göremediği ekstra maaşla nimetleniyor. Kayyım kârda, yönettiği şirket zararda, iktidar mest!

İki ihtimâl var: a) Kayyım, bırakın muhasebeyi filân, -tıpkı yazarınız gibi- ticari işletme yönetmekten tamamen habersiz ve bu açıdan niteliksiz bir adamdır; çünkü kendisine emanet edilen şirketi hızla batırmıştır! b) Kayyım aslında gerekli nitelikleri haizdir fakat kötü niyetlidir. Bütün amacı zaten şirketi kapatmaktı!

Bazı işletmelerden intikam almak için başına kayyım atamanın ticaret hukukuna, muhasebe ahlâkına ve nihayet Müslümanlığa sığar tarafı yok. Kayyımlığın bu türü, bundan sonra pekâlâ ‘sebepsiz zenginleşme' olarak nitelenebilir; buna, ‘talan ekonomisi' veya herkesin anlayabileceği yeni bir tâbirle kısaca ‘çökü' de diyebiliriz. Gasp diyemiyoruz çünkü kayyım devletin legal görünümlü fakat illegal yaptırım gücüyle, normal hayatında önünden bile geçemeyeceği şirkete yönetici atanmıştır. Ganimet kavramı da yakışık almaz çünkü ganimet'in nasıl helâl sayılacağı fıkıh kitaplarında inceden inceye anlatılmıştır; erbâbı gayet iyi bilir! Bu çökü'dür veya talan.

Soru şu: Bu elemanları kayyım diye atayan siyasi ve hukuki irade, aynı kişilere babalarının bakkal dükkânını bir saatliğine olsun emanet eder mi; elli lira olsun borç verir mi veya iş bitip şirketler kapatıldıktan sonra bunlara dönüp bir selâm olsun vermeyi mideleri kaldırır mı?

Doğrudan el konulup kapatılamadığı için iktidara ‘kayyım atama' yolunu tavsiye eden danışmanlara koca bir âferin, fakat bu yolun mahzuru şurada; gıcık olduğunuz kurumlara kayyım atayacak bir mahkeme ve teslim aldığı emânete hıyânetiyle mâruf birkaç kayyım bulduğunuz takdirde ‘çökü'ye uğratılmayacak şirket yoktur. Şu an itibarıyla içtiğim kahvenin telvesinde, ilerideki günlerde başına kayyım atanacak bu gibi yandaş şirketleri ayan-beyan görüyorum fakat fal bakmak caiz olmadığı için söyleyemem; onlar bilirler.


Kaynak (Arşiv)