Ahanda Kılıçdaroğlu'nu eleştiriyorum

Yanlış anlamaya meyilli olanlara açık çek: Mevlânâ'yı anma töreni için siyasetçilerin, devlet adamlarının her sene 17 Aralık'ta yeldire yeldire Konya'ya koşuşturmalarını tuhaf ve mânâsız buluyorum; kezâ her ağustosta aynı takımın Hacı Bektaş-ı Velî törenlerinde isbât-ı vücud etmeleri de abestir.

Mevlevî gitsin elbette, Bektaşî-Alevî elbette gitsin; anma törenidir, isteyen gider velâkin siyasetçiler iliştirilmiş reklam videosu gibi tarikat törenlerinde görünmesinler. Ha, Mevlânâ'ya, Hacı Bektaş'a veya emsâline âşık, merbût, hayran olup da “Gitmezsem içim rahat etmez” diyenler varsa, onlar dahi âlâyişsiz, tantanasız, protokolsüz ve korumasız sessizce bir kenardan seyretsinler. Fors açmak, nutuk çekmek, fotoğraf çektirmek yok ama!

Sayın Kılıçdaroğlu eminim benim gibi düşünüyor fakat kamuoyundan, ve hassaten partideki muhafazakâr cenahtan çekindiği için ‘Hem ağlarım, hem giderim' demeye getiren bir tavırla Şeb-i Arus'tan bir gün önce Konya'ya gidiyor, müzeyi, pardon türbeyi geziyor, bir otelde Mevlânâ'nın torunuyla buluşuyor hatta Mevlevî usûlü, karşılıklı el öpülerek musafahada bulunmayı ihmâl etmiyor; hani bir de ertesi gün törene katılmış olsa dört dörtlük olacak ama o noktada frene basılıyor ve ‘törenler siyasete âlet ediliyor' demeci verilerek Ankara'ya dönülüyor.

Ne farz, ne vâcib ne de sünnet! Siyâsete alet ediliyorsa –ki ediliyor; o noktada tamamen hemfikirim Sayın Kılıçdaroğlu'yla- gelmezsiniz olur biter lakin hem oraya gidip hem de ‘siyasete âlet ediliyor' diye sızlanmak yaman bir çelişki oluyor kanaatimce.

Mevlevî tarikati çok sanatkâr, kibar insanlar yetiştirmiştir, büyük bestekârlar yetiştirmiştir, hattâ Türk saatçiliğinin öncüleri bile bu dergâhın elinden iş gelir, üretken, estet mizaçlı, hoş insanlarıydı. Devlet-Mevlevîlik ilişkilerinin tarihine girmeyim, yer dar ama şu kadarı kâfi; araları hep iyi olmuştur! 1925'te Tekkeler kapatılırken Mevleviliğin karar kapsamına girmesi, sıra dayağından geçirilen yaramazların arasına öğretmen çocuğunun karışması gibi bir talihsizlik olmuştu ama durum sonradan düzeltildi; türbe müze olarak koruma altına alındı, 1946'dan sonra âyin icrâsına yeniden başladı; 1989'da ise Mevlevîlik Kültür Bakanlığı himâyesine alınarak ‘Bordrolu Dervişler' dönemine geçilirken, nasıl demeli sanat tarafı fazlaca abartılı, gösteriye, daha doğrusu ‘uluslararasılık' teziyle karışık olarak turizme daha meyyâl bir yol tutuldu. Bu yolun zamanımızdaki uzantıları ise maalesef düğünde, dernekte, lokantada, iki karışlık sahnesi olan her mekânda, teyp eşliğinde dönüp duran tennûreli sikkeli gariban delikanlılardır.

Gelelim Cumhurbaşkanı ile Başbakan'ın durumuna; onlar tenkid haricidir ve kendi elleriyle bu hâle getirdikleri memleket işlerinin ağır sorumluluğu omuzlarını göçertiyorken onları ta'n eylemek yakışık almaz. Onlar nasıl isterse öyle davranabilirler ve; bırakınız din işini devlet işlerine karıştırmamak gibi hayli ince ve nâzikâne mahzurları, sırtlarına tennûre geçirip sikke takarak semâ dönseler bile lâfı edilmez. Nasıl olsa yaptıkları her hatâyı ‘hikmet, bulunmaz ni'met' gibi gösteren bir medyaya ve bürokratik güce hükmediyorlar.

Vaktiyle ‘Bordrolu Dervişler' başlıklı yazımda, onca tarikat ve tasavvuf mesleği dururken devletin niçin Mevlevîliğe sıcak yaklaştığını merak etmiştim. Merakım zamanla zail oldu ve yüce devletimizin –bir iki muzır cereyan haricinde- bütün dini grup ve cemaatlere bir baba şefkatiyle yaklaşıp onları himâye ettiğini de gördük. Dinî hayatımız hamdolsun, sünnet sektirmeyen hükümetimizin yakın ve sıcak alâkası altında terlemekle titremek arasında gidip gelmektedir.

Müsterihiz yani. İktidarın din karşısındaki ‘lüzûcî' tutumu istikrarlıdır; olan arada garibim CHP'ye ve Kılıçdaroğlu'na olmuştur.


Kaynak (Arşiv)