Acıtmayacak; söz veriyor!

İşte reisin dediği çıktı. Kahretsin, adam yine haklı. Koalisyon felâkettir ve nitekim çok erdemli fakat birazcık müstafi ve sâkıt Ahmet Bey, onca fedâkârlık göstermesine, güzel bir koalisyon yapmak için elinden geleni yapmasına rağmen başaramadı.

Bu öyle bir başarısızlık ki, maazallah başarsaydı bir çuval inciri berbad edecekti. Neyse ki ulu reis, politik desise ve kumpastaki müsellem tecrübesi ile, ezkazâ bir koalisyon kurularak ülkenin raydan çıkmasına izin vermedi.

Böylece parlamenter demokrasinin, yani hem parlamentonun hem de demokrasinin hâşâ hazurdan bir halta yaramadığını görmüş olduk. Büyük sözü dinleseydik 7 Haziran'dan beri tam 70 gün çarçur olmazdı. Hele, buyurulduğu üzre ‘Verseydik 400'ü' iş bu raddelere gelmeyecekti bile. Hatâ ettik, ‘4 Yüz verirsek bunlar astar da isterler' diye burun kıvırdık. Demek ki neymiş? Başkanlık en güzel bir şeymiş. Parlamenter demokrasi de bir milyoncu dükkânlarında satılan tapon mallar gibi, dışı cicili bicili, içi dandik bir şeymiş.

Başkanlığa niçin bu kadar alerji duyuyor, huysuzlanıyoruz bilmem; acıtmıyor ki! Reis öyle diyor: “Canınızı acıtmayacağım, önce derin bir nefes alın, nefesinizi tutun, içinizden ona kadar sayarken pire ısırığı gibi bir şey hissedeceksiniz, hepsi o kadar. Sonra bana dua edeceksiniz dua.”

‘Ben parlamentosuz yapamam arkadaş' diye huysuzlananlar sâkin ve makul olsun. Bir Meclis yine olacak ve seçimler yine muntazaman yapılacak ve başkanın bütün adamları, küfürbazından ihâle takipçisine, vatanperver-Müslüman süt kuzularından kolpa anayasa hukukçularına kadar bilumum yarayışlı insan bu Meclis'te yerlerini alacaklar. Söz!

Acıtmıyacak diyorum, hattâ yeminle: Basın hürriyeti mi, reisin maiyetindeki ve teyyaresindeki bütün gazeteciler hür olacak, istediklerine diledikleri gibi hakaret edebilecekler. Hukukun üstünlüğü mü, o da olacak, zaten şu anda bile hukuk üstün durumda ve onların üstte oluşları, başkanın siyasi dehâsına ezelden âşık olmalarından geliyor.

Vallahi acıtmayacak, billahi acıtmayacak! Kuvvetler ayrılığı? Yine ayrı olacak: İşte kara, jandarma, hava, deniz kuvvetleri. Hepsi birbirinden ayrı komutanlıklar halinde check and balance sisteminin en güzel örneklerini veriyorlar... Pardon siz ne anlamıştınız?

Bizim durumumuz operatörüyle tartışan avanak hastanın aksiliğine benziyor. Adam bizi kurtaracak, biz hâlâ ‘Cerrahi âletler hijyenik mi, narkozcu tecrübeli mi, sen daha önce hiç ameliyat yaptın mıydı?' cinsinden gıcıklık edip duruyoruz. Adam ‘acımıyacak' diyor; niçin debeleniyoruz ki?

Ha, aksileşirsen ne olur; amcalar gelip elini kolunu bağlar, basarlar enjektörü kalçadan, strese girdiğin de yanına kâr kalır. Gelin akıllı olun. Bakın, reis muhterem insan, sinirleniyor ama belli etmiyor; baldıran şerbeti içiyor çaktırmadan saksının dibine tükürüyor. Nankörlüğümüze bakmadan önümüze bir kere daha seçim sandığı koyuyor. Bu son sandıktır haa. Öyle ‘Oyumla dağları bile yerinden kımıldatırım' diye kendi kendinize havaya girer de –afedersiniz ama- yine gidip muhalefete mühür basarsanız yok daha size sandık-mandık! Reisin sandığa ihtiyacı yok ki; listeleri o yapıyor zaten. Sandık sizin gönlünüzü hoş tutmak için. Vereceksin oyunu reise, bulacaksın huzuru.

Haa, yine de vermem diyorsun! Abi sen günah-ı kebâir, vebal, mekruh, haram nedir hiç duymadın mı? Dinsiz misin yoksa? Duymadın? Öyleyse ateistin birisin ve zaten yatacak yerin yok. Yürü git. Neymiş çocuklar, hep birlikte tekrarlıyoruz: Ka-ka De-mok-raa-siii! Baş-kan bi-ze bal al; Al oğ-lum, sa-na Bal!


Kaynak (Arşiv)