Türk
Bundan yıllarca önce, yaşadığım şehrin nüfus müdürlüğüne tanıdık biri tayin edilmişti. Ziyaretine gittiğimde müdürlüğün eski yazılı kütük defterlerinden bahis açılınca merak ettim; merkez mahalleler nüfusunun kaydedildiği ağır ve kalın ciltlerden birini getirtti, hemen merakla baba mahallemin bulunduğu sayfaları açtım, dedemi, dedemin babasını ve onun babasının babasını buldum, itina ile bir kâğıda kaydettim. Eve dönünce, o günlerde henüz sağ olan annemin de yardımıyla ailemin bir soyağacını çıkarmaya başladım. Bu soyağacındaki en kadim ata, dedemin dedesi idi; daha gerisi yok, çünkü şehir merkezlerinde nüfus sayımı II. Mahmut zamanında başlatılmış.
Mustafa, Abdulaziz, Hüseyin gibi sade isimler ne mânâ ifâde eder; doÄŸrusu pek az ÅŸey. Bu isimler, sahiplerinin çok büyük ihtimâlle “İslâm” olmaları haricinde -asâlet, vâriyet, etnik menÅŸe’, soy-sop vb.- bize bir ÅŸey anlatmaz. Etnik soy-sop bilgilerinin izini sürmek için köyler bazen ÅŸehirden daha elveriÅŸli yerlerdir. Hâsılı hangi soydan, hangi uruktan (sülaleden) geldiÄŸimi öğrenmem için bulabildiÄŸim resmî ve kulaktan derleme mâlumat, “tatminkâr” olmaktan uzaktı. Zaten o soyaÄŸacını sonradan kaybettim ve bu kayba üzüldüğüm de söylenemez.
Bu durumda ben de anayasal çerçevede taşıdığım mensubiyet ismini benimsedim: Türk vatandaşlığı ve dolayısıyla Türklük. Gördüğünüz üzere ne kadar safkan veya asîl bir Türk olduğum hakkında doyurucu verilere ulaşamamıştım; aksine bir karîne olmadığı için kendimi böyle kabul ettim. Bu kabulü hiçbir zaman etnik bir verâset dâvâsı şekline dönüştürmek aklımdan geçmedi; bilakis Türklüğü, ait bulunduğum vatandaşlar topluluğunun ortak medeniyet dairesinin ismi olarak benimsedim; yani mensup bulunduğum medeniyet dairesi içinde bulunan uzak atalarımın (ki bunların izlerini tarihî belge ve kayıtlarda sürmek daha kolay ve mümkündü) hikâyesi ile ilgilendim.
Ne var ki tarihte Türklüğün izini sürmek öyle kolay bir iÅŸ sayılmaz. İnsanların, “Evet, ben Türk’üm” cümlesini kurabilmesi, siz bilemediniz bir asırlık bir geçmiÅŸe dayanıyor; onun öncesinde insanlar kendilerini mensup oldukları dinin “millet”iyle tarif etmiÅŸler, siyasi mânâda ise Osmanlı tebâası sayıldıkları için, kendilerine Osmanlı ailesinin özel ismiyle nitelemiÅŸlerdi.
Türk olmayı genç iken başıma konabilecek en büyük talih kuÅŸu saymıştım; ÅŸimdi öyle düşünmüyorum. Türk olmak benim için bir mazhariyet veya lütuf deÄŸil, sadece bir veridir. Ne iftihar, ne utanç; ne üstünlük ne aÅŸağılık hissi; zira hepimiz biliriz ki doÄŸumla kazanılan vasıflar hiç önemli deÄŸildir; doÄŸumdan sonra kiÅŸinin yapıp-ettikleri daha önemli ve anlamlıdır. Böylece benim için Türklerin (tabii ister istemez Osmanlıların) tarihte yapıp ettikleri daha çok öne çıktı. Ecdâdın askerî baÅŸarıları, övünç vermek için anlamlı bir baÅŸlangıç olabilirdi fakat “millî tarihçilerimiz”in zaferleri yaldızla çerçevelerken yenilgileri pek önemsemedikleri, talihsizlik, ihanet gibi dış tesirlere baÄŸlamaya kalkıştıklarını görünce canım sıkıldı. Üç aÅŸağı beÅŸ yukarı zaferler kadar maÄŸlubiyetler de vardı ve hattâ bugünden hareketle bir çetele tutacak olursak maÄŸlubiyetlerimiz, bugünkü ahvâlimizi daha çok etkilemiÅŸlerdi.
Öyleyse daha ciddi ve mânidar bir kıstasa ihtiyacım vardı: Ecdâdım sanatkâr mıydı, ticaretle, zanaatlerle, üretimle araları nasıldı, yönetim işlerinde kayda değer bir maharet sergileyebilmişler miydi, eğitim konusuna nasıl bakmışlar, neler yapmışlardı, şehircilikte, hukukta, asıl önemlisi ilimde ne derece muvaffak olmuşlardı?
Bu sorulara cevap ararken, gençlik yıllarındaki toy milliyetçiliÄŸin giderek solgunlaÅŸtığını hissettim: “Milliyetçilik” kelimesinin yerini “Medeniyet” almaya baÅŸladı, çünkü medeniyet, milliyetçilikten daha geniÅŸ kapsamlıydı. Bu kelimenin içine ille de yüksek insânî vasıflar, idealler ve baÅŸarılar koymak gerekiyordu. Burada “kavmiyetçilik”in iliÅŸebileceÄŸi bir menfez yoktu, çünkü kavmiyetçilik yani Türk milliyetçiliÄŸi, Osmanlıların ve Selçuklu Beyliklerinin yapıp ettiklerini deÄŸerlendirebilmek için bize saÄŸlıklı ve yeterli bir araç sunmuyordu. Öyleyse yapılan yanlışların ve doÄŸruların gerçekleÅŸmesinde hangi niteliÄŸin âmil olduÄŸuna dikkat kesilmek lâzımdı.
Konuya “Medeniyet” çerçevesinden bakmak zarureti, kavmiyetçilikten daha etraflı araçlara, daha yüksek enerji ve emeÄŸe ihtiyaç gösteriyor.
“Türk olmak” meselesine yeniden dönelim: Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal vatandaşı olarak Türkler, geniÅŸ ve büyük bir etnik kitleyi ifade etmiyor; zaten pek azı hariç, kendini Türk olarak niteleyenler, etnik menÅŸe’lerinin izini sürmek için yeterli verilere sahip deÄŸiller. Bu çerçevede Türk olmak kâğıt üzerinde hukuki, zihin planında psikolojik bir fenomendir. VatandaÅŸlık hakkını kazanmış herkes Türk diye nitelenir ve bu nitelemenin “Amerikan”, “Alman”, “İngiliz”, “Belçikalı” gibi sair anayasal vatandaÅŸlık türlerinden bir farkı yoktur. Yeni devlet kurulurken Osmanlı ismini kullanmak artık mantıklı olamayacağına göre Mustafa Kemal PaÅŸa devletin adını Türkiye Cumhuriyeti, vatandaÅŸların sıfatını ise “Türk” ismiyle niteledi. Türkiye Cumhuriyeti, bazılarının sandığı gibi Türk etnik nüfusuna dayalı bir devlet olmadı, hâlâ da deÄŸildir, bu yüzden zannedilenin aksine Türkiye’de hakikaten Türk etnisitesinden geliyor olmak kimseye fazladan avantaj veya mazhariyet vermez. Ne var ki bu cümle, “herkese eÅŸit davranıldı” iddiasını ihtiva etmiyor elbette.
Mustafa Kemal PaÅŸa, iÅŸte o kritik noktada doÄŸru bir tesbitte bulundu, yeni devlete ve topluma, milletler camiası içinde bilinen, Batılı kaynaklarda XV. yüzyıldan beri kullanılagelen bir isim vererek Türk isminin toplum arasında benimsenip yaygınlaÅŸmasına hizmet eden kültür politikaları üretti. Bugün, “ben Türk menÅŸe’inden deÄŸilim, benim farklı bir mensubiyetim var ve Türk ismi beni rahatsız ediyor” diyenler, devletin etnik bir çekirdeÄŸe sahip olmaması konusunda haksızlık ediyorlar. Hele hele “Millî Mücadele’ye biz de destek vermiÅŸtik, anayasaya bizim de kurucu ortak olduÄŸumuz yazılmalı” tezini savunanlar, aslında nasıl bir devlet modeli tasavvur ettiklerini bilmiyor görünüyorlar; bu, ABD’nin dipçik zoruyla Irak’a dayattığı yeni devlet ve anayasa modelidir ve Irak’ta asayiÅŸi hâlâ ABD askerleri saÄŸlıyor. Türkiye ise 85 senedir -beÄŸeniriz-eleÅŸtiririz-, kendi dinamikleriyle ayakta duran egemen bir devlettir. Irak benzeri bir anayasa yapmak, kurulu unsurların adını tek tek zikrederek küçük özerklik adacıkları ihdâs etmek, idari ve hukuki otonomiler bahÅŸetmek ne etnik Türklere, ne diÄŸer topluluklara mutluluk ve huzur verecektir. Devletin ismindeki “Türkiye” lâfzından rahatsızlık duyanları anlamakta mâzurum; kültürel haklar için mücadele etmekle, mikromilliyetçilik hezeyânlarında savrulup düpedüz ayrılıkçılık yapmak arasındaki fark artık anlaşılmalıdır.
Devletin adını kafaya takmak yerine bu devletin üretkenlik, çağdaşlık, temel haklar ve demokratik kalitesini yükseltmek için yapıcı bir işbirliğine ihtiyacımız var. Anayasamız, bütün vatandaşlarına eşitlik vaadediyor; öyleyse devletin yapısıyla uğraşmak yerine eşitlik ülküsünü gerçekleştirmek için güçbirliği yapmak daha samimi bir yaklaşım olacaktır.
İlgili yazı bulunamadı.
Ahmet Turan Alkan - 24 Kasım 2008
Kaynak: http://aksiyon.com.tr/detay.php?id=31736
Bu yazıyı yazdır
Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.
-
özgür sevim
-
özgür sevim
-
Dr. Önder Bilgin
-
Dr. Önder Bilgin
-
Salih Zeki Çavdaroğlu
-
Salih Zeki Çavdaroğlu
-
Emre
-
Emre
-
Salih Zeki Çavdaroğlu
-
Salih Zeki Çavdaroğlu
-
http://harunciplak.com Harun Çıplak
-
http://harunciplak.com Harun Çıplak
-
http://www.demokratmersin.com hüseyin sungur
-
http://www.demokratmersin.com hüseyin sungur
-
ferhadkaya
-
Emre
-
Emre
-
Emre
-
Emre
-
R.O


