Şeref tribününde
Peşinen belirtmem lâzım ki, pek demokrat ruhlu bir adam sayılmasam da, resmi kurumların birbirlerini ağırlamak için düzenledikleri protokol geleneği bana hep, uzaktan seyretmesi daha eğlenceli bir uygulama gibi görünmüştür.
Daha eÄŸlenceli olanı, protokole dahil zevâtın nasıl olup da bu esnada hallerinden memnun ve mutlu görünebildikleridir. Bana kalsaydı protokol düzeni uygulanan bütün merasimlerde, iÅŸtirakçilere fazla mesai veya “yıpranma tazminatı” cinsinden ekstra ödemeler yapmak gerekirdi.
İtiraf ederken zorlanıyor, yüzüme ter bastığını hissediyorum ama bu vicdâni yükü taşımam artık mümkün değil; evet, geçen hafta sonu yazarınız, görünüşte sırf ibret ve görgü dağarcığı zenginleşsin diye fakat aslında reddedemeyeceği bir davete icabet etmek zorunda kaldığı için birkaç saatliğine de olsa, olayların protokol sıralarından nasıl göründüğünü tecrübe etmiş bulunuyor.
Uzun lâfın kısası geçen pazar, şehir stadyumunun şeref tribünü sâkinlerinden birini de ben teşkil ettim. Şeref tribününe uzaktan bakanlar için, benim protokol tribünündeki varlığımın fark edilmediğine eminim; fıstıkî yeşil renginde bir pardösü giymiş olsaydım durum elbette farklı olurdu ama ben, maçtan yirmidört saat öncesinden başlayarak fena halde kasıntıya uğradığım için ertesi gün fevkalade resmi giyinmenin doğru olacağına kendimi ikna etmiştim.
Maça gitmek gibi alışkanlığı olan okuyucular, baÅŸlama vuruÅŸu yapılmadan bir dakika önce henüz stadyum dışında olduÄŸumuzu ama 30 saniyede içeriye girip, otobüs koltuÄŸu gibi rahat ve sıcak bir yere oturarak gözlüklerimi silmeye baÅŸladığımı söylersem vaziyetin olaÄŸanüstü niteliÄŸini derhal fark edeceklerdir. Önceleri bu giriÅŸ rahatlığının, stadyum görevlilerinin ÅŸahsıma duydukları sevgi ve saygıdan kaynaklandığını zannederek gururlanmıştım ama gerçekler çok acıydı; onlar bana deÄŸil, beni maça davet eden ÅŸahsa itibar ediyorlardı. Bir önceki maça girebilmek için kuyrukta yarım saat ayaküstü dikilmiÅŸ ve saÄŸa sola, “kaynak yapmayalım, ayıp oluyor!” diye bağırıp çağırmış biri olarak bu gerçeÄŸi kabullenmekte fazla zorluk çekmedim ve iÅŸin keyfini çıkarmaya karar verdim.
Biz yerimize oturunca hakemin baÅŸlama düdüğünü üflediÄŸini görünce, memleket büyüklerinin teÅŸrifini beklemek konusunda hakemin ne kadar ince bir duyarlık gösterdiÄŸini takdir edecektim ama skor levhasındaki saatin tam 14′ü gösterdiÄŸini fark edince “el emrü fevk’el edeb” sözünü bir daha hatırlamadan edemedim.
İlk yarım saat boyunca çevremde kimlerin oturduÄŸunu görmek için kıpırdamadan oturdum desem yeridir; hatta ilk gol atıldığında bile sevincimi son derece ölçülü vücut hareketleriyle ifadeye titizlik göstererek İngiliz centilmenleri gibi sadece birkaç kere alkışlamakla yetindim. Etrafı kolaçana cesaret edemeyiÅŸimin sebebi, şüphesiz, “aa senin burada ne iÅŸin var, yürü kalearkasına” diyebilecek bir tanıdığın çıkabilme ihtimâli idi. Yine itiraf edeyim ki, o dakikalarda bir görevli omzuma dokunup, “siz protokole mensup deÄŸilsiniz, lütfen dışarı çıkınız” diye ikazda bulunmuÅŸ olsaydı bütün yapacağım, “haklısınız” deyip tıpış tıpış tribünü terk etmek olacaktı. Neyse ki kimse böyle bir ikazda bulunmadı ve ben giderek duruma ve protokol psikolojisine alışmaya baÅŸladım. İkinci golde ben de herkes gibi zemberekten boÅŸanmışçasına havalara fırlayıp ÅŸapkamı salladım; üçüncü golde ise hemen sağımda oturan yüksek kamu görevlisiyle “çaak” yapıp kucaklaÅŸacak kadar laubalileÅŸmiÅŸ ve protokol tribününün havasına adapte olmuÅŸ bulunuyordum.
Hava açık ve güneÅŸliydi; zemin futbol oynamaya müsaitti. Åžeref tribününde hep koyu renk takım elbise giymiÅŸ ve kravat düğümlerini, boÄŸazlarının ademelması çıkıntısına oturtacak derecede iyi sıkıştırmış adamlar oturuyordu. Bizim takım havasındaydı ve bu defa lige iyiden iyiye tutunacaklarını gösteren akıllı ve hesaplı bir oyun sergilemiÅŸlerdi. Maçın bitimine doÄŸru fazlaca demokrat olmayan karakterim, neredeyse, “maç dediÄŸin ÅŸeref tribününden, protokole dahil zevâtın olduÄŸu yerden seyredilir birâder” fikrini alkışlayacak derecede aristokratik bir temayül göstermeye baÅŸlamıştı.
O anda, “bir hadisenin anlamı, baktığınız yere göre deÄŸiÅŸir” diyen adamın ne dediÄŸini daha iyi kavradığımı hissettim. Daha onbeÅŸ gün önce iki saat boyunca buzun üstünde ayakta dikilerek maç seyrettiÄŸim “avami tribün”ler, bulunduÄŸum yerden ayrıntıları seçilmeyecek derecede küçük ve önemsiz görünüyordu.
“Bizim tribün”de kimse hakem ve misafir oyuncular hakkında kötü söz sarf etmedi, özel hayatları hakkında yorumda bulunmadı ama stadyumun tamamını kaplayan Meksika dalgasına da iÅŸtirak etmedi, tezahüratta da bulunmadı. Öyle olması gerektiÄŸini neden sonra fark ettim. Bu tribündekiler devleti kuran iradenin, saÄŸduyunun, ağırbaÅŸlılığın ve hadiselere panoramik bakmayı öğrenmiÅŸ serinkanlı aklın en ziyade yoÄŸunlaÅŸtığı kiÅŸilerdi!
Evet, öyle olmasına öyleydi de niçin kendimi orada, elâlemin düğününe hırsızlama girmiÅŸ bir davetsiz misafir gibi hissetmiÅŸtim? Maçtan sonra tribünü terk edip sıradan kalabalığın arasına karıştığımda, her ÅŸeye raÄŸmen böyle bir ibret tecrübesini bir daha tekrarlamamak gerektiÄŸini düşündüm. Az kalsın huyum deÄŸiÅŸecekti çünkü; iÅŸin doÄŸrusu, sıradan kalabalıkların arasında durup sıradan kalabalıkları ve protokol tribününde oturanları iÄŸnelemekti galiba…
İlgili olabilecek yazılar:
- ‘Åžeref tribünü’ imiÅŸ? Dikkat ettiniz mi; İstanbul’daki milli maçta yaÅŸanan tribün krizini borsa...
- Sizlerle ekmeğimizi bölüşmekten şeref duyarız Türkiye ne kadar içine kapanmak istese, tarihin ve coğrafyanın hâfızası...
- Protokol Sıradan vatandaşın para ödeyerek koltuk satın aldığı bir gösteride (maç,...
- Resmî bayram helvası Telefon ÅŸirketlerine sorulsun, meselâ Regaip Kandili’nde mi daha çok mesaj...
- Ah sıradanlık! TaÅŸra hayatından haberdar olanlar bilirler; kasabaya ne zaman, içinde “bin...
Ahmet Turan Alkan - 12 Mart 2006
Kaynak: http://www.zaman.com.tr/?bl=turkuaz&alt=yazarlar&trh=20060312&hn=264666
Bu yazıyı yazdır
Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.


