Novaya Zemlya nire, Türkiye nire?

Filmin orijinal adı “Novaya Zemlya”; bizimkiler “Yeni Dünya” diye çevirmişler. Geçen sene çevrilen film, bir Rus yapımı. Son zamanlarda seyrettiğim en sert, en sersemletici sinema eseri.

Hadise 2013 yılında geçiyor: İdam cezası bütün dünya çapında yasaklanınca çığ gibi çoğalan müebbet hapis cezalılarını barındıracak hapishane sıkıntısı çekiliyor; bunun üzerine “uluslararası toplum” harekete geçiyor. Sibirya’nın kuzeyinde, Kutup Denizi içinde kalan Novaya Zemlya adasını açık hapishane yapmaya karar veriyorlar. Hapishanenin ilk sâkinleri Rus mahkûmlarından gönüllülük esasıyla seçiliyor. Gemiyle adaya çıkarılan 200 küsur mahkûma 3 ay yetecek miktarda yiyecek ve barınma imkânı veren koruyucular, mahkûmların uyduyla izleneceğini söyleyerek adayı terk ediyorlar.

Film böyle başlıyor; 200 küsur ağır suç mahkûmu bir adada tek başına!

Aşırı derecede şiddet ve müstehcen replikleri olmasa bu filmi, siyaset bilimi dersi okutan bütün öğretim üyelerine ve öğrencilerine görmeleri için tavsiye edebilirdim. 200 mahkûmun karşılaştıkları ilk problemi tahmin edebilirsiniz: Yönetim ve organizasyon. Topluluğu kim yönetecek, kısıtlı miktarda yiyecek ve erzak hangi esasa göre kimler tarafından dağıtılacak? Mahkûmlar birkaç hafta sonra problemi kendi usûllerine göre çözüyorlar; tabii buna çözüm denebilirse!

Evvelâ hınçla birbirlerine saldırıp yorulana kadar birbirlerini öldürüyorlar (Tabii seleksiyon!). Hayatta kalanlar, daha sonra kendi aralarında yönetenler, koruyucular ve yönetilenler diye kabaca üç gruba ayrılıyorlar; bir süre sonra yiyecekleri azaldığı için yönetici sınıf, yönetilen sınıftan her gün bir kişiyi, “demokratik” bir müsabakanın sonucuna göre temel protein ihtiyacını karşılayacak gıda maddesi ilan ediyor. Yarışma şöyle: Düdük çaldıktan sonra herkes hızla barakalara girecektir. Sona kalan…

Bu bir fantezi kurgusu elbette, fakat Thomas Hobbes’un Leviathan’da anlattığı “toplum öncesi” tabiat durumuna fena halde benzerlik gösteriyor. İnsan insanın kurdu. İnsanlar, yönetim ve organizasyon ihtiyaçlarını tek fertler halinde çözemeyeceklerini görünce en güçlünün otoritesine sığınarak izâfî bir güvenlik şemsiyesinin altında öbekleşiyorlar. Adını “medeniyet” koyduğumuz dev organizasyon, aslında ilk vahşi hâlinin onarım geçirmiş ve düzeltilmiş şekli. Güçlülerin irâdesi hukuk haline geliyor; hukuk giderek inceliyor, “insan hayatına ve onuruna saygı” kavramını geliştiriyor, günün birinde idam cezası bile yeryüzünde yasaklanıyor ama insanın genlerine gömülü vahşi tabiat kımıldanmaya başlıyor. Film, bu haliyle “medenî toplum” anlayışımızı da açıktan açığa eleştirip hırpalamaktadır.

Yönetilenler günün birinde kendilerinin de pekâlâ yönetebileceğini fark ettiklerinde kandaki adrenalin miktarı yükseliyor. Yönetici sınıf direniyor ve üstün pozisyonunu kaybetmemek için aklına gelen her çareye abanmaktan çekinmiyor: Darbe, desise, kurnazlık veya kaba güç; bu süreçte araçlar artık ahlâkî önemini kaybediyor, mücadele sonucu kazanılan iktidar, kendi ahlâkîliğini inşâ edecektir nasıl olsa… Hani şu meşruiyet dediğimiz şey!

Türkiye’de olup bitenler, yönetmen Aleksandr Melnik’in vahşi fantazyasında hikâye edilenden pek farklı sayılmaz; biraz arka plan bilgisi ve soyutlama kabiliyeti ile filmde geçen hadiselere yerli dekor ve mekânlar adapte etmek hiç de zor değil. Hayâl hânenizi sınırlandırmak istemem: Yargılananlara, yargılayanlara ve yargılama usûlüne şöyle gözlerinizi kısarak kuşbakışı bakabilirseniz, muktedirken hukuku kaale almayanların, maznun durumuna düşünce nasıl sendelediklerini göreceksiniz. Seyretmekte olduğumuz, biraz daha yumuşak üsluplu da olsa bir Novaya Zemlya filmidir. Türkiye’de yönetici sınıf demokratik yoldan tasfiyeye uğruyor ve galiba demokrasiden sadece bu yüzden nefret ediyorlar.

Yazıyı Paylaş

İlgili olabilecek yazılar:

  1. Bir uzaylının Türkiye analizi Önceki günün gecesi, “kafam biraz dağılsın” diye İzzet Günay’ın “Şeker...
  2. GS’nin başardığını FB ve Türkiye niçin başaramıyor? “Galatasaray’ı desteklemek zorundayız” başlıklı yazının üstünden bir ay geçmiş. Sair...
  3. Türkiye ‘muasır’ bir devlet mi? Biz hep medeniyeti ve medeniliği, Batılılara karşı isbat edilmesi gereken...
  4. Çağdaşlık yolundaki mehterân bölüğü: Türkiye! “Enerji tüketenlerin üç aydan bir yıla kadar hapsine…” terânesiyle başlayan...
  5. Türkiye, “askerî bir cumhuriyet” midir? Bir süreden beri internet cemaati arasında, “Hindi Cumhuriyeti istemiyoruz” kampanyası...

- 28 Ocak 2009

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=808900

Bu yazıyı yazdır Bu yazıyı yazdır

Anahtar Kelimeler: , ,

Anahtar Kelime Ekle: Bu da nedir?

Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.

  • Göker Murat

    Bizde ise durum çok daha farklı; teörist başı şu anda yalnız başına, kocaman bir adada yaşıyor; ekmek elden su gölden.. Eee, nasıl olsa demokratik bir ülkeyiz değil mi?

  • Göker Murat

    Bizde ise durum çok daha farklı; teörist başı şu anda yalnız başına, kocaman bir adada yaşıyor; ekmek elden su gölden.. Eee, nasıl olsa demokratik bir ülkeyiz değil mi?

  • Enes Yalçın

    Lost dizisine de bu pencereden bakabiliriz. Adadan kurtulamama ihtimali veya daha uzun bir süre adada olacakları fikri akıllarında belirmeye başladıktan sonra açık bir şekilde yönetimin nasıl şekilleneceği ve sorunlara hangi paradigmadan yaklaşacaklarını düşünüyor ve bunun kavgasını vewriyorlar. Yaşadıklarına sadece bir tesadüf olarak bakıp karşılarına çıkan her şeyi mantıkla açıklamaya çalışan rasyonalist bir cephe ve her şeyin büyük bir planın parçası olduğunu düşünen ve karşılarında beliren her yoldan bir şekilde kendi hayatlarıyla hesaplaşan ve bunların ‘bir güç’ tarafından planlandığını düşünen bir cephe ortaya çıkıyor. tabii ki bu kadar net şekilde saflar ayrılmıyor, ama bu iki uca yakınlıklarına göre hizipleşme ortaya çıkmaya başlıyor. Daha sonra ‘others’ ortaya çıktığında, ‘others’a yaklaşımlarıyla cepheler tekrar şekilleniyor.(Hatta hatta medeniyetler çatışması bile oluyor!)
    En baştaki ilkel komünizmin ileriye doğru özel mülkiyete evrilişi ve yönetici elitin oluşması da bence özellikle işlenmiş.

  • Enes Yalçın

    Lost dizisine de bu pencereden bakabiliriz. Adadan kurtulamama ihtimali veya daha uzun bir süre adada olacakları fikri akıllarında belirmeye başladıktan sonra açık bir şekilde yönetimin nasıl şekilleneceği ve sorunlara hangi paradigmadan yaklaşacaklarını düşünüyor ve bunun kavgasını vewriyorlar. Yaşadıklarına sadece bir tesadüf olarak bakıp karşılarına çıkan her şeyi mantıkla açıklamaya çalışan rasyonalist bir cephe ve her şeyin büyük bir planın parçası olduğunu düşünen ve karşılarında beliren her yoldan bir şekilde kendi hayatlarıyla hesaplaşan ve bunların ‘bir güç’ tarafından planlandığını düşünen bir cephe ortaya çıkıyor. tabii ki bu kadar net şekilde saflar ayrılmıyor, ama bu iki uca yakınlıklarına göre hizipleşme ortaya çıkmaya başlıyor. Daha sonra ‘others’ ortaya çıktığında, ‘others’a yaklaşımlarıyla cepheler tekrar şekilleniyor.(Hatta hatta medeniyetler çatışması bile oluyor!)
    En baştaki ilkel komünizmin ileriye doğru özel mülkiyete evrilişi ve yönetici elitin oluşması da bence özellikle işlenmiş.