Mucizeler mevsimindeyiz
Eylül, kimileri için senenin her mevsimine ve zamanın her anına serpilmiÅŸ bir veda iÅŸaretidir. Yaz aylarının hayatı, tabiatı ve yaÅŸama arzularını tutuÅŸturan enerjisi, eylül kapılarında insana “vade” fikrini, zarif fiskeleriyle hatırlatır; güneÅŸ, denizleri bile ısıtan heyecanını ansızın bir nebze pörsümüş bulur. Yapraklara özsuyu taşıyan kılcal damarlarda canlılarin mutlaka zevali yaÅŸayacaklarına dair kaçınılmaz haberler gezinir. Bitkileri yaÅŸamaya heyecanıyla sarhoÅŸ eden yeÅŸil çılgınlıkları, mehil zamanının yaklaÅŸtığını ima eden iÅŸaretlerle benzini sarartır. Mübarek zamanlardır; uzun yolculuklara çıkacak tren katarlarının hareketini ima eden ilk düdüğün telaÅŸesini uyandırır insanlarda. Hayatla ölüm arasındaki fasıladır eylül. Sabahın ilk ışıklarında okula gidecek yavrusunu uyandırmaya kıyamayan annelerin yumuÅŸak öpücüklerini, ÅŸefkatin titrettiÄŸi “haydi yavrum, vakit geldi” ikazlarını andırır.
Ekim ortasında eylülden bahsetmenin elbette bir münasebeti var; ekim, artık eylülün bile geçip gittiğini ihtar eden ikinci düdük hükmünü icra ediyor. Tınısı biraz daha asabi, manası biraz daha sarih ve getirdiği haber biraz daha aceleci. Eylülün çoktan geçip gittiğini takvim yapraklarında değil, çalışma odamın penceresinde birkaç saniye çırpındıktan sonra yere düşen sararmış bir akasya yaprağında okudum. Bilmem ki siz, oda pencerelerinin daracık kadranını akasya, erik, selvi veya söğüt dallarının sararmış yapraklarını uçurduğu talihlilerden misiniz? Sararmış ve kurumuş yaprakların pencerelerde bıraktığı görünmez ve sarsak eğriler bir manada hayata dair kıdemimizi işaretleyen liyakat çentikleri değil midir?
Ben eylülün ince ve zarif imalarla ikaz edebildiÄŸi hassas yaratılışlardan deÄŸilim; belki de bu yüzden eylülü, bahtiyar yaz dakikalarından ödünç alınmış temdit zamanları gibi anlıyor ve fıtratın nermin buselerini, “ama daha çok vakit var anne” nazlanmalarıyla tebelluÄŸ etmekte ihmalkar davranıyorum. Ekimin asabi ve aceleci haberleri bende daha anlaşılır ve sarih tesirler bırakıyor. Her sene tekrarlandığı için insanda kaba bir biteviyelik hissi uyandıran o hayranlık verici mucizeleri fark etmekte gecikiyorum: Tabiatın binlerce yeÅŸile bölüştürülmüş harikulade örtüsünü, ancak bu zamanlarda direnilmez bir akıbetin binlerce sarıya bürünmesiyle anlaşılır buluyorum. DiriliÅŸ fikri bizde mucize tesiri doÄŸuruyor ve eceli sıradan, tabii ve mukadder görüyoruz; halbuki ölüm, en az diriliÅŸ kadar mucizevi bir dönüşümü temsil ediyor.
Kasım, tabiatın “sekeratü’l mevt” dakikalarına tesaduf ediyor; “can çekiÅŸirken gelen baygınlık ve dalgınlık halleri”. Çerçevesinden sararmış yapraklar uçuran ekim pencerelerinin önünde büyüttüğümüz dört mevsim menekÅŸelerinde, ömrünü kırmızının en çılgın nüanslarını aramakla geçiren sardunyalarda canlı tutmaya çalıştığımız tecrit edilmiÅŸ bir tutam yeÅŸilliklerde tabiatın muhteÅŸem vedaini bile bile görmezden gelmeye çalışırken ne kadar çaresiziz. Dal uçlarında fışkıran hayat lezzetlerini sen kahkahalarla sergileyen tabiatın kasım sonlarında çıplaklığın utancını andırır bir hüzünle baÅŸ baÅŸa kalıvermesi, ancak bir KaracaoÄŸlan mısraının kudretiyle söz kalıbında hapsedilebilirdi, “Üryan geldim yine üryan giderim.”
Hayata üryan geldik ama kasım haÅŸinliklerini bize kalın ve yumuÅŸak paltoların, atkıların, yün çorapların sıcaklığını, koruyuculuÄŸunu özletiyor. Kalın ve saÄŸlam kunduralarımızın her adımında ezip savurmaktan zevk aldığımız hazan yaprakları, aslında aziz bir mevtanın kurumuÅŸ kemikleridir. Tabiat, aldığı emir gereÄŸince gözle görülür bir yumuÅŸaklıkla eceline yürüyor; bir mucize oluyor. Zamanın sürekliliÄŸini vehmeden idrakimizle bu vadeli ecelin hazin manalarına fazla takılmaksızın yeni bir ilkbaharın iplerini öekiÅŸtirmeye koyuluyoruz; tekrarlanan mucizeler zihnimizin çentiklerine asılı kalmaksızın sabun köpüğü gibi uçup gidiyor; yine bir KaracaoÄŸlan mısraının kudretiyle zaptedilmiÅŸ bir va’dedilen mucize ile avunuyoruz; hani rahmetli, “Çukurova bayramlığını giyerken” demiÅŸti ya!
Sıradanlık vehmettiÄŸimiz mucizelerin içinde yaÅŸayıp, yine de dikkatin bütün antenlerini sıradan olmayan mucizelere mıhlayarak yaÅŸamanın da adı var; “gaflet” diyorlar buna.
Esasen her daim mucizeler mevsimindeyiz.
İlgili yazı bulunamadı.
Ahmet Turan Alkan - 15 Ekim 1996
Kaynak: http://www.zaman.com.tr/1996/10/15/kose/kalemle/index.html
Bu yazıyı yazdır
Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.


