Mimar Sinan yaşadı mı?

Son günlerde Mimar Sinan hakkında iki önemli yazıyı birkaç gün aralıkla okuma fırsatı buldum.

Önce aziz dostum Mustafa ArmaÄŸan’ın “Sinan’ın Kafatası”nın nerede olduÄŸunu gündeme getiren iki makalesinin ardından mütefekkir mimarımız Turgut Cansever Bey’in Sinan’ın mimarlığını konu edinen hayli hacimli bir takrîzini okumak bahtiyarlığına eriÅŸtim. Aynı günlerde NTV’de yayınlanan “Leonardo” belgeselinin bir bölümünü seyrederken yeniden “Mimar Sinan meselesi”ni hatırladım.

Sinan diye bir “mesele”miz var mı?

Evet, bizim “Mimar Sinan” diye bir meselemiz var ve zannımca yüzyıllardan beri halledilmemiÅŸ haliyle bekliyor. Birkaç yıl önce Türk Edebiyatı dergisinde yayınladığım “Uzaydan mı gelmiÅŸlerdi?” baÅŸlıklı yazıda, meseleyi kapsam bakımından daha yaygınlaÅŸtırarak kendimce tartışmaya gayret etmiÅŸtim. Bu yazıda anafikir itibariyle medeniyetimizin zirvelerini teÅŸkil eden eserlerin, âniden nesli münkariz hale gelmiÅŸ gibi donup kaldığını, gelenek vâsıtasıyla yeniden çoÄŸaltılmasının veya üretilmesinin mümkün olmadığını ileri sürerek Sinan’ın, Fuzûlî’nin veya Kütahya çinilerini sırlayan ustaların birer “uzaylı” olup olmadığını münakaÅŸa etmiÅŸtim. Rönenans’ı çiçeklendiren meÅŸhur İtalyan hezarfeni Leonardo da Vinci’nin hayatını ve sanatını dramatize eden “Leonardo” belgeselini seyrederken günümüzün mimarlık birikimi bakımından Sinan’ın niçin bir uzaylı gibi kaldığını farkeder gibi oldum: Sinan’ın en mühim eserleri birer mimarlık âbidesi olarak hâlâ ayakta duruyordu ama bir sanatkâr, bir insan, ait olduÄŸu toplumun bir cüzü olarak Sinan’ı anlamamıza ve onun tecrübelerini tekrarlanabilir kılmamıza yarayan “ara bilgiler”den mahrumduk. “Ara bilgi”ler, dehâyı deÄŸil, insânî ve sıradan nitelikleri kavramak için lâzımdı. Meselâ hangi sanat tarihçisi ve mimarın Sinan’ın bir binayı tasarlarken yaptığı eskizlerden haberdar olduÄŸunu merak ediverdim birden. Sinan’ı, hemen hepsi tamamlanmış ve hayranlıkla tebcil edilmiÅŸ eserlerindeki anafikir ve nüansları izleyerek tanımanın deÄŸeri inkâr olunamaz ama binâ ile mimarı arasındaki bütün iliÅŸkinin, eserden hareket ederek tahlil edilmesi daima eksik kalmaya mahkûm bir iÅŸlem gibi görünmüyor mu? Sinan’ın hâlet—i rûhiyesini, tabiatını, zaaflarını, fıtrî temâyüllerini, kendine mahsus hususî tavır ve alışkanlıklarını bilmiyoruz. Sıradan bir meraklının nazarında Sinan, kendi gökyüzünün tek yıldızı gibidir; XVI. yüzyılda gözkamaÅŸtırıcı bir parlaklıkla doÄŸar, Osmanlı coÄŸrafyasının muhtelif merkezlerine âdetâ sihirli parmaklarını dokundurarak şâheserler kondurur ve vakit gelince göçer gider; ufûlünün ardından kendi mektebinde yetiÅŸtirdiÄŸi halefleri, o istikamette eserler inşâ etse de hiçbiri onun parlaklığına eriÅŸemez. Onun zihninde taşın, demirin, harcın, kurÅŸunun ve ahÅŸabın eriÅŸtiÄŸi kemâlâtın sırrı onunla birlikte sanki topraÄŸa defnedilmiÅŸ gibidir.

Sinan aşılabildi, hattâ aşılmalıydı

Mimar Sinan şüphesiz kendinden önceki mimari tecrübesini çok iyi okumuÅŸ, deÄŸerlendirmiÅŸ ve özümlemiÅŸ bir sanatkârdı ama ölümünden sonra onun parlaklığına eriÅŸebilmiÅŸ hiçbir halefinin bulunmaması bana hiç de tabii görünmüyor. Bu “mesele”yi dehânın tekrarlanmaz tabiatına sığınarak çözmeye kalkışmak bence mâkul deÄŸil. Sinan’ın dehâsını inkâr etmek ne haddime ama görüyoruz ki Sinan’ın yeryüzüne bıraktığı izler, üç hacim içinde ölçülebilir, tahlil edilebilir, dokunulabilir ve tabii olarak anlaşılabilir bir mâhiyet gösteriyor. Mimar Sinan hacimler tasarlamış ve inşâ etmiÅŸti. Onun tasarladığı binâlara uyguladığı temel ölçüleri, nisbetleri, binâ ve çevre iliÅŸkilerini, işçilik ve malzeme problemlerini tekrar be tekrar tahlil etmek mümkün; netice itibariyle Sinan, görünmez varlıklardan ilham alarak, eserleriyle suya seccâde sermek türünden kerâmetler serdeden bir efsânevî ÅŸahsiyet deÄŸildi ve esoterik bir boyutu yoktu. Buna mukabil ben Mimar Sinan’ın gösterdiÄŸi olaÄŸanüstü sanatkârlık performansıyla haleflerinin gözünü kamaÅŸtırarak kendi mimarlık mektebini çözülemez bir bilmece haline getirdiÄŸini de zannetmiyorum. Teorik açıdan Mimar Sinan hem tekrarlanabilir, hem de aşılabilirdi, bu pekâlâ mümkündü çünkü Sinan’ın aşılamayacağını savunmak, insanın tükendiÄŸine inanmak cinsinden bir teori hatâsıdır.

Leonardo ve Sinan

Mustafa ArmaÄŸan sözü edilen makalesinde, 1935 yılında aniden yoÄŸunlaÅŸan bir dikkatle Mimar Sinan üzerine bazı araÅŸtırmalar yapıldığı bilgisini veriyor; bu dikkat yoÄŸunluÄŸunun, Sinan’ın kabri açılıp kafatası ölçüldükten ve “Türk” olduÄŸuna karar verildikten sonra âniden pörsüyüvermesi ne kadar hazîn ve târif edici bir hâdisedir. Bence Sinan’ı anlamak ve aÅŸmak için bize gerekli olan bilgi, onun kafatasını ölçmekten ziyade muhakeme ve karar verme tarzının ayak izlerini sürmekti; iÅŸte Leonardo belgeselini seyrederken farkettiÄŸim, imrendiÄŸim ve eksikliÄŸini duyduÄŸum ÅŸey buydu. Sinan’ın ardında Leonardo kadar “ayak izi” bırakmamış olmasına hayıflanmalı mıyız; eskizler, taslaklar, çizimler, notlar, etüdler, belki birkaç günlük? Hâsılı “Leonardo” benzeri bir belgesel çekebilmek için Sinan’la eserleri ve eserlerini inşâ ettiÄŸi devir arasındaki iliÅŸkiyi çözmemize yardımcı olabilecek her türlü vesikaya muhtâcız. DoÄŸrusu bu vesâikden ne kadarına sahip olduÄŸumuzu bilmiyorum. Öyle anlaşılıyor ki —dünya televizyonlarını geçtik— kendi kamuoyumuzu tatmin edecek tarzda bir “Sinan” belgeseli çekmek için yeterli verilerden mahrumuz; kaldı ki az miktardaki vesikanın bile nasıl deÄŸerlendirileceÄŸi ve vesikaların izah edemediÄŸi boÅŸlukların nasıl tamamlanacağı yolunda sarih bir fikrin mevcudiyetinden de şüpheliyim.

Sinan’ın birikiminden “çaresizlik mimarisi”ne bir arpa boyu

Sinan şüphesiz dehâ derecesinde büyük bir mimardı ama Sinan’ın halefleri onun açtığı çığırda yürüyecek tâkâtı gösteremediler. “Türk mimarlığının bugünkü seviyesinde, Sinan’ın tecrübesi nasıl bir yer tutuyor?” sualinin cevabını arıyorum. Uzaktan bakılınca mimarlıktan ziyade siyaseti sevdikleri yolunda bir intibâm olsa bile bu suale mimarlar adına cevap vermek için kendimi ehil görmüyorum. Yaygın ve mânidar tatbikattan yola çıkarak görebildiÄŸim tek ÅŸey, günümüz Türk mimarlığının bir “çaresizlik mimarisi” çizgisine mıhlanıp kaldığıdır. Bütün genel hükümlerde olduÄŸu gibi bu fikrin çok mühim ve deÄŸerli istisnâları dışarda bırakmak gibi bir zaafla mâlul bulunduÄŸunun farkındayım. Bu yargımı deÄŸiÅŸtirmek için iknâ edilmeye hazır olmakla beraber akıl yürütme tarzım, Mimar Sinan’ın bir “uzaylı” olduÄŸu fikrini daha kabule karîn görmeme sebep oluyor. Mektebi bitiren her mimardan bir Sinan performansı beklemek haksızlık ama bu husustaki iyiniyetim mimarlık alfabesindeki telaffuz hatâlarını görmezden gelmemi de engellemiyor. Zihnimde, “Mimar Sinan gerçekten yaÅŸadı mı?” sualini ciddiyetle evirip çeviriyorum çünkü mimarlık çizgimizin tarihi seyri, aradan (Sinan) parantezi kaldırıldığında daha mâkul ve anlaşılabilir bir çizgi arzediyor.

Sinan’ın kafatası ÅŸimdi, nerede?

Mustafa ArmaÄŸan, “Sinan’ın kafatası ÅŸimdi nerede?” sorusuna cevap arıyor; bu soruya hayli tatminkâr bir cevap verebileceÄŸimi hissediyorum: Bence Sinan’ın kafatası, yaÅŸadığı sürece neÅŸrettiÄŸi bütün dehâ ÅŸualarıyla birlikte geldiÄŸi yere, yâni uzayın dipsiz derinliklerine kaldırılmış olmalıdır.

Yazıyı Paylaş

İlgili olabilecek yazılar:

  1. Mimar Sinan’ın Ermeniliğine dair Ermeni yazar ve gazeteci Levon Panos Debbağyan, yayınladığı “Tarihin Işığında...
  2. Ramazan mahmurluğunda kitaba yatmak Nihâl Atsız, bizim gençlik kuşağının efsânesiydi. Onun Türkçü geçmişi, bir...
  3. Biraz mimarlık tüketelim artık! Dünya mimarları kongre için İstanbul’da bir araya geliyor; bu büyük...

- 5 Aralık 1998

Kaynak: http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=16306

Bu yazıyı yazdır Bu yazıyı yazdır

Anahtar Kelimeler: ,

Anahtar Kelime Ekle: Bu da nedir?

Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.