Kendi cahiliyemizin izlerinde bir arpa boyu yol

Türk Tarih Kurumu BaÅŸkanı Prof. Dr. Yusuf HalaçoÄŸlu’nun Anadolu’nun soy kütüğü hakkında yaptığı bazı açıklamalar ve bu sözlere gösterilen tepkiler bana, “az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik; bir de ardımıza baktık ki bir arpa boyu yol gitmiÅŸiz.â€? meselini hatırlattı.

Bu yazı, iÅŸte o “bir arpa boyu yolâ€?un açılımı niyetine okunmalıdır.

***

Hayatta en çok yaptığımız ÅŸeylerden biri insanlar hakkında hüküm vermek… Peki kıstasımız ne? İster istemez bazı deÄŸerlere müracaat ediyoruz; iyi, güvenilir, dürüst, sözüne sâdık, iÅŸinin ehli, ketum vesaire. Bu sözlerin içini dolduran biziz; birisi için “iyi adamdırâ€? dediÄŸimizde o adamı nitelemekten çok, aslında “iyiâ€? kavramından ne anladığımızı ifÅŸa etmiÅŸ oluyoruz; bunlar sübjektif, üzerinde genel ittifak kurulmamış tâbirler.

Adam tanıma sanatının kestirmeleri var; bir kavim adına bir özellik raptederseniz işinizi toptan görürsünüz. Her insanın ayrı bir âlem, bambaşka bir varlık olduğunu öne çıkararak toptancılık yerine tek tek hüküm vermek yorucu, riskli, emek gerektirici bir iş; bu yüzden çoğumuz toptancı yaklaşımlara iltifat eder ve yanlış yaparız. Yanlış, çünkü insanlar hakkında hüküm vermek vebâli ağır bir eylem; bu ağır sorumluluğu toptancı yaklaşımlarla çözmeğe kalkışmak affedilmez bir tembellik, çünkü insan kaideleri bozan bir istisnâ. Söz konusu bir insan hakkında hüküm vermek ise, o büyük istisnâyı daima ilk sırada mütalaa etmek lazım.

Tarihte her kavim, başka kavimler hakkında önyargılı sıfatlar geliştirmiş, doğudan batıya defalarca tekrar edilmiş bir klişe bu. Genellikle olumsuz (tembel, keyfine düşkün, hain, nankör, gaddar, nemelâzımcı, mutaassıp, geri vb.) yargılarla yürütülen bu alışkanlığın ciddiye alınması gereken bir insanlık birikimi olduğunu kim iddia edebilir; böyle bir birikime güvenerek nasıl önümüzü görebiliriz? Başka kavim ve topluluklara kötü sıfatlar yakıştıran bu sınıflayıcıların kendi kavimleri hakkında nedense hep iyi nitelikler yakıştırması dikkat çekicidir. Başkaları genellikle kötüdür; ama sizin kavminiz yiğittir, merttir, vefâlıdır, misafirperver ve ahlâklıdır! Bu kadar güzelliğin bir kavimde toplanmış olmasında şüphe uyandırıcı bir ârıza bulmaz mısınız?

Bu hükümleri ciddiye alırsanız, zihninizdeki deÄŸerlendirme cihazının feci ÅŸekilde sakatlanacağı muhakkaktır. Tarih boyunca insanların birbirine bu kadar zulmetmesi, o kadar savaÅŸta milyonlarca insanın helâk olması, açlıktan, hastalıklardan milyonlarca insanın ölmesinin gerisinde iÅŸte bu gibi toptancı peÅŸin yargıların beslediÄŸi “biz iyiyiz, onlar kötüâ€? hükmü yatıyor.

İnsanın tabiatına yerleÅŸtirilmiÅŸ bir imtihan karakutusuna benziyor bu özelliÄŸimiz. DoÄŸarken cinsimizi, etnik aidiyetimizi, akrabalık ilintilerimizi seçmek iktidarında deÄŸiliz; fakat aklımızla, aklımızı bağımsız tarzda kullanmayı bilerek kendi deÄŸerler dizimizi (yani kendimizi) inÅŸa edebiliyoruz. Bunu nasıl yapabileceÄŸimiz nihai kertede bizim kabiliyet ve sorumluluÄŸumuza baÄŸlıdır. Farklı suret ve kimliklerde yaratılmış farklı insanlar olarak, birbirine benzer ÅŸekilde iÅŸleyen akılla donatılmamız, hayatımızın en manidar ve çetin imtihanlarından birini teÅŸkil ediyor. O yüzden insanları birbirinden ayıran deÄŸil, farklı oldukları halde onları baÅŸka bir düzlemde birbirine yaklaÅŸtıran, sevdiren, hatta akrabalıktan üstün derecede birbirine ısındıran öğretiler büyük önem taşıyor. Dinler bu yüzden bilinen tarih boyunca bütün insanların dikkat ve ilgisini celbediyor. Çünkü din, “akîde kardeÅŸliÄŸiâ€? fikrini öne çıkarıyor; sair farkları (ırk, dil, renk, aile, geçmiÅŸ, asâlet) reddetmemekle birlikte akîde kardeÅŸliÄŸi öğretisi ile asgari temas noktasında en yüksek ve anlamlı beraberliklere kapı açıyor.

Doğrusu bu, insanın ezberini bozan bir durumdur. Peygamberler tarihini bu gözle okuduğunuzda mevcut statüden memnun çoğunlukların, içlerinden çıkan nebî ve resullerin öğretilerinden çok rahatsız olduklarını fark ederiz. Peygamberler, içinde yaşadıkları toplumların geleneksel bağlarını kırarak işe koyulmuşlar, adına hakikaten devrim denmeye lâyık bir yenilik getirmişler, o güne kadar bilinen ve itibar edilenin aksine tamamen asimetrik ve farklı bir toplum tasavvur etmişlerdir.

Ne derece baÅŸarılı olabildikleri hâlimizden, daha doÄŸrusu dünyanın hâl ve ahvâlinden belli. Biz bu fikirleri heyecanla karşılıyor, farkediyoruz fakat bu arada kendimizin de ne kadar statükocu olduÄŸu gerçeÄŸiyle yüzyüze geliyoruz. İşte en çetin imtihanımız budur. Biz hep Cahiliye Devri’nde Efendimiz’e karşı koyan KureyÅŸlileri tarihî bir topluluk zannederiz halbuki onlar aslında bir toplumsal kategoriyi, ezelî ve ebedî bir zihniyeti temsil ediyorlar. Bir mümin kardeÅŸini “Ermeni dönmesiâ€? diye niteleyen herhangi bir Müslüman, farkında olmadan Cahiliye topluluÄŸundan bir fert haline geliyor. Bu sözde kaç türlü yanlışlığın iç içe bulunduÄŸuna dikkat etmeli; evvela “Ermeniâ€? kelimesini menfi ve menfur bir anlama sarmakla ilk teorik hata iÅŸleniyor, ardından vaktiyle -diyelim ki Gregoryen- dinime mensup iken Müslümanlığı seçen bir insanın tercihi şüpheli, hatta gayrı samimi addediliyor. Bu çirkin tabiri kullanan bilmiyor ki, Sahâbe’nin neredeyse tamamı, vaktiyle -teknik mânâda- mevcut dinlerinden dönerek İslâm’ı seçmiÅŸ kiÅŸilerdi ve İslâm, Kelime-i Åžahâdet getirerek Müslümanlığı seçen kiÅŸiyi, toplumsal aidiyetleri bakımından anasından o an doÄŸmuÅŸ gibi mâsum kabul eder.

İşte bu, bizim dinimizle imtihanımızdır; bu imtihanı sadece ibadete dikkat kesilerek aÅŸamayız; dinin “tahkikâ€? kısmına dikkat kesilmek lâzım: Kur’an’da defalarca tekrar edilen ve ibadet derecesinde yüceltilen tahkik ve ilim kısmına…

Kaldı ki İslâm, öteki inanç ve akîdeler hakkında dahi saygılı olmayı öğütler; kavmî mensubiyetin inanca göre ne kadar teferruat sayıldığını ise tekrara hâcet yok; nitekim biz Sahabe’ye ve Tabiin’e kavmî mensubiyetlerini hiç akla getirmeksizin İslâm akidesini seçmek ve yaşamak konusundaki ihlâslarından ötürü saygı gösteriyoruz: Sahâbe’nin tabii bir aidiyetle taşıdıkları Arap, Acem, Rum, Yahudi, Kıbti, Berberi gibi sıfatları çoğumuz işte bu yüzden bilmeyiz bile.

Sırf itikadi akîde, yani din sebebiyle insanları birbirine muhabbet ve yakınlık duymaya sevk eden bu öğreti, insanlık tarihinin en yüksek beraberlik modelidir. Ne yazık ki günümüz Türkiye’sinde bu kavram “Ümmetçilikâ€? adı altında sanki pek menfur bir ÅŸeymiÅŸ gibi, bir küfür veya ihanet fikriymiÅŸ gibi cahilce damgalanmaktadır. Dinî akide kardeÅŸliÄŸi, insanı mevcut tabiatını deÄŸiÅŸtirmeye, onu yüceltmeye sevk eden bir beraberlik türüdür; bu akide insanı basit ve tabii aidiyetlerini inkar etmeden aÅŸmaya sevk ettiÄŸi için son derece ileri bir modeldir.

Biz ise ne yazık ki kendi Cahiliyemizin küllerini eşelemekle meşgulüz.

Yazıyı Paylaş

İlgili olabilecek yazılar:

  1. Kendi sesine hayran adamlara dair Kendi hüsnüne hayran olmakla mâruf Narkissos’un hikâyesini herkes bilir ama...
  2. Diz boyu siyasetsizlik STV’de İlber Ortaylı Hoca, İtalya’nın hiçbir makul gerekçesi mevcut deÄŸilken...
  3. Kendi teleskobunu “yontmayan” tembeldir Dünkü Zaman, haberi ÅŸu baÅŸlıkla verdi: “Bakan YazıcıoÄŸlu: Gazetecileri dini...
  4. Kendi suratıyla ölmek Belki en mühim meselemiz ÅŸahsiyet buhranı; “ne zaman yoktu ki?”...
  5. Herkes kendi iÅŸini yapsa… Shaber radyo yöneticisi Mazhar Bey’in odasındaki TV ekranı dokuza bölünebilen...

- 27 AÄŸustos 2007

Kaynak: http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=28255

Bu yazıyı yazdır Bu yazıyı yazdır

Anahtar Kelimeler:

Anahtar Kelime Ekle: Bu da nedir?

Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.