Kekeledim ve sustum!

Aklımı başıma getiren ÅŸey, BaÅŸbakan Bülent Ecevit’in, “Hapishanelerde devlet otoritesi kurmakta acze düşüyoruz.” mealindeki cümlesi oldu; esasen gerçek durumun böyle olduÄŸunu bilmekle, aynı ÅŸeyin bir BaÅŸbakan tarafından resmen ikrar edilmesi arasında mühim bir fark var.

O anda şöyle düşündüm: Hapishanelerde devlet otoritesi tesisinde acze düşen bir hükümetin sair alanlarda -tutarlı veya tutarsız olsun- bir “politika” izleyebilmesine ihtimâl var mıdır?

Gerekçesini, mimarlarının bile açıklamakta baÅŸarısız olduÄŸu bir af kanunu daha çıktı; artık yaÅŸama uzvumuz “esbâb-ı mûcibe”sini izahta zorlandığı metinleri de kanunlaÅŸtırabiliyor demek ki; böyle bir zaaf, “Meclis’in üstünlüğü” fikrini tartışılır hale getireceÄŸi için tehlikeli. Sonra şöyle düşünmekten kendimi alamadım; “Galiba biz, devleti ve devlet fikrinin ciddiyetini, bizatihi devleti yönetenlerden daha fazla ciddiye almakla kendimize haksızlık ediyoruz”. Devlet fikrini ciddiye almak, benim için sadece gençlik devrinden kalma bir takıntı deÄŸil, meselenin bir de “medenî”, yani bir medeniyeti tevârüs etmek, onu ÅŸimdiki zamanlarda sürdürebilmek cinsinden bir anlamı var. Devlet, bir topluluÄŸun vücuda getirdiÄŸi en yüksek organizasyon; devlet cihazını kötü iÅŸleten bir topluluÄŸun aynı zamanda medenîlik iddiasında bulunması ne kadar inandırıcı olabilir? Devletin hapishanelerde kamu otoritesi kurmakta acze düşmesi, ÅŸu an için siyâsî bir zaaf olabilir; ama benim gibi düşünenler için bu, aynı zamanda “medenî” bir inhitat mânâsına da geliyor.

Neredeyse bir haftadan beri “Bizim Kürtler Ne Düşünüyor?” baÅŸlıklı yazıya gelen e-mektupların ardındaki psikolojiyi anlayabilmek için uÄŸraşıyorum. Çok bâriz bir tespitle karşılaÅŸtım: Mektup sahiplerinin çoÄŸu beni (ve tabii benim gibi düşünenleri) devlet yanlısı olmakla suçluyorlar; daha nazik davranmayı tercih edenler ise, “Sizin hangi taraftan olduÄŸunuzu anlayamadık.” demekle yetiniyorlar. Kendime karşı samimi kalmaya çalışarak hangi “taraf”tan olduÄŸumu öğrenmeye kalkıştığımda kendimi ve benim gibi pek çok insanın “iki arada-bir derede” kalmış olduÄŸunu fark ediyorum. Devlet fikrini ciddiye almamak, siyâsî kültür itibariyle “kabile” seviyesine mıhlanıp kalmaktır. Devleti tenkid etmekle, onu siyâsî bir vâkıa, hatta bir düşman olarak kabullenmek arasında ciddi bir fark var; “Devlet fikrini çok ciddiye aldığım için devleti tenkid etmek ihtiyacını hissediyorum.” cümlesinin mazmununu anlayabileceklerin sayısı giderek azalıyor bu ülkede; bunun ne kadar tehlikeli ve endiÅŸe verici bir siyasî erozyon olduÄŸunun farkında mıyız?

E-mektup postalarken bile kimliÄŸini saklayacak kadar “cesur” bir okuyucu bakınız ne diyor: “Åžimdi de uyanan bu (millî) bilinci uyutmanın bir baÅŸka kılıflarını bulmaya çalışıyorlar. Yok modernite ile yüzleÅŸecekmiÅŸiz, yok başınıza gelecekleri görecekmiÅŸiz daha neler. Her ne gelirse baÅŸ üstüne göz üstüne. Başımıza geleceklerin envai türlüsünü biz tanırız, biliriz. Siz bizim adımıza kafacıklarınızı yormayın.” Alıntının öncesinde ve sonrasında daha galiz ifadeler de mevcut; ama temsil kabiliyetini mahdut gördüğüm için iktibas etmedim. DoÄŸrusu böyle bir kafa konforunu bir geceliÄŸine olsun edinmek isterdim. Böyle bir kafa konforuna sahip birisi için devlet kendiliÄŸinden “karşı taraf” haline geliyor; benim gibiler ise, bu gibi hususlarda “kafacıklarını” yormaması gereken “devlet iÅŸbirlikçisi gürûhu”nu temsil ediyorlar herhalde. İşin daha garibi, mektup sahibinin uyanan “millî” bilinci savunmak için İslamî retoriÄŸe baÅŸvurması. Ona anlatamıyorum ki muhtemel bir vâdede Kürtlerin modernite problemleriyle yüz yüze gelmesiyle vukû bulacak buhran sadece Kütleri ilgilendirmekle kalmaz, bütün milleti derinden etkileyecek çapta bir sosyal kriz doÄŸurur. İki arada-bir derede kalmak dediÄŸim ÅŸey bu iÅŸte: Devleti temsil eden en yetkili ÅŸahıs, “siyasetsizliÄŸini” itiraf ederken, devleti hasım gibi öğrenerek yetiÅŸen bir nesil, Amerika’yı yeniden keÅŸfedebileceÄŸi iddiasında. Halbuki aynı gemide yolculuk eden bir topluluÄŸuz biz; tahlisiye sandalı olmayan bir gemi bu; hoÅŸumuza gitse de gitmese de kaderimiz müşterek. KeÅŸke aramızdan bazıları, “Başımıza geleceklerin envai türlüsünü biz tanırız, biliriz.” diyebilecek kadar donanımlı olabilse idi. Artık anlamayacak mıyız: Hükümetin bile siyâset yapamadığı bu ülkede, “biz başımızın çaresine bakarız” dayılanmalarının ucuz edebiyattan baÅŸka hiçbir deÄŸeri yok. Bizim bir millet teÅŸkil ediÅŸimiz, en azından iÅŸte bu zarûretten doÄŸuyor.

Anlamak istemeyene anlatabilmenin baÅŸka yolunu bilmiyorum; doÄŸrusu bu noktadan sonra kimin neyi, nereye kadar düşündüğünü de merak etmiyorum. Bu ülkede en âdil dağıtılan nîmetin “siyâsî akıl” olduÄŸunda artık hiç şüphem kalmadı.

Kekeledim ve sustum!

Yazıyı Paylaş

İlgili yazı bulunamadı.

- 11 Aralık 2000

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/2000/12/11/yazarlar/AhmetTuranALKAN.htm

Bu yazıyı yazdır Bu yazıyı yazdır

Anahtar Kelimeler:

Anahtar Kelime Ekle: Bu da nedir?

Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.