İyi ki doğdun!

Kavminin orta boylusu idi; ne çok uzun, ne de fazla kısa endamlı idi. Teni, simâsı, kırmızı rengi iyice emmiş beyazdı; ne kireç renginde duru beyaz, ne de kara yağız. Kıvırcık, kısa saçlı değildi.

Düz ve uzun saçlı da deÄŸildi. O, mu’tedil sarkık saçlı idi. Ve başının saçında ve sakalında yirmi tel ak saç bulunmayarak vefât etti.

Saçına koku sürmek itiyadında idi.

Simâca insanların en güzeli idi. Ahlâk itibariyle de en güzeli idi. Yaradılışı cihetiyle insan tipinin en güzeli idi.

İki omzu arası genişti. İki kulağı yumuşağına kadar inen gür saçı vardı.

Yüzü kılıç gibi parlak değil, ay misâli parlak ve toparlak çehreli idi.

Perçemini alnının üstüne bırakırdı.

O’nun hulki ve seciyesi Kur’an idi; darılırsa Kur’an darıldığı için darılır, beÄŸenirse Kur’an beÄŸendiÄŸi için beÄŸenirdi.

Fâhiş, mütefahhiş değildi. Ne çarşıda pazarda çığırtkanlık yapar, ne de kötülüğe kötülükle mukabele ederdi. Bilakis o her kusuru afvederdi. Bir yerde bir eksik görse, yüzünü öbür tarafa çevirirdi.

Dünya umûrundan iki şey arasında muhayyer kılındı mı o, muhakkak en kolayını alırdı. Şu kadar ki, o kolay şey günah olmaya.

Kendisi için kin tutup öç almamıştır. MeÄŸer ki Allah’a karşı hürmetsizlik edilmiÅŸ ola.

Hayâ cihetiyle kendi köşesinde oturan bâkir kızdan daha utangaçtı.

Birşeyden hoşlanmazsa onu sahibinin yüzüne vurmaz, hoşnutsuzluğu yüzünden bilinirdi.

Hiçbir zaman hiçbir yemeği beğenmezlik etmedi. Arzu ederse yer, etmezse bırakırdı.

Başıyla deÄŸil, vücudunun bütün hey’etiyle dönerdi; gülümserken diÅŸleri birbirinden ayrılmazdı.

Sözü, ekserin yaptığı gibi birbirine zincirleyerek değil, dinleyenin sayabileceği derece tane tane söylerdi ve kelimeleri gönüllere sinerdi.

Müşriklere her hâl ve hareket ile muhalefet edilmesini, onlara benzenilmemesini isterdi.

Bir keresinde minberde hutbe irâd ederken, “Nâsârâ’nın İbn-i Meryem’i bâtıl üzre medhettikleri gibi siz de beni medhetmekte mübalaÄŸa etmeyiniz! Şüphesiz ki ben bir kulum. Binaenaleyh bana: Allah’ın kulu ve resûlü deyiniz” demiÅŸti.

Bir sahabî, huzurunda nasıl davrandıklarını anlatıyor: “Öyle derin bir sükût, dikkat, aÅŸk ve edeple dinlerdik ki, sanki başımızın üstüne konmuÅŸ bir kuÅŸu ürkütmekten çekiniyor gibiydik.”

DemiÅŸti ki, “Ey insanlar, siz benim bildiklerimi bilseydiniz daha az güler, daha çok aÄŸlardınız.”

Bir gün hutbe irâd ederken mescide henüz yeni yürümesini öğrenmekte olan Hazreti Hüseyin girdi, her adımda düşüyor ama dinleyenler saygılarından ötürü dinlemeye ara verip çocuÄŸa el süremiyorlardı. Minberden indi, Hazreti Hüseyin’i kucaklayıp kaldırdı, yanına aldı ve, “Mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer meÅŸakkattir” âyetini okudu.

Uykuya yatarken, “Yarabbi; senin isminle ölür, senin isminle dirilirim” derdi, uykudan kalkarken ise, “Hamd o Allah’a ki bizi öldükten sonra diriltti. Hepimiz O’na döneceÄŸiz.”

Uhud günü müşriklere karşı koltuk kabartarak ve salınarak yürüyen Ebu Düccâne’nin gıyâbında dedi ki, “Allah bu yürüyüş tarzını sevmez, amma bu yerde müstesnâ; kibirliye kibretmek sadakadır.”

“Yedi tehlikeli ÅŸeyden kaçınınız” dedi. “Nedir?” dediler;

“Allah’a ÅŸirk, sihir, Allah’ın katlini haram kıldığı bir hayâtı öldürmek, faiz kazancı yemek, yetim malı yemek, düşmandan yüz çevirip kaçmak, afif Müslüman hanımlara zinâ isnad etmek” dedi. .. Selâm O’na ve O’na tâbi olanlara. Bu dünyada “iyi ki doÄŸdun” temennîsi, baÅŸka hiç kimseye O’ndan daha lâyık deÄŸildir.

Yazıyı Paylaş

İlgili yazı bulunamadı.

- 20 Nisan 2005

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/?bl=yazarlar&trh=20050928&hn=165361

Bu yazıyı yazdır Bu yazıyı yazdır

Anahtar Kelimeler:

Anahtar Kelime Ekle: Bu da nedir?

Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.