İstanbul, asıl şimdi

Bin yılda biriktirebildiÄŸimiz her ÅŸeyin toplandığı bir çeyiz sandığı İstanbul; enkaz demeye dil titrer ama farkına varmak için haylice arkeolojik ilgi ve derinlik gerektirdiÄŸi de âşikar. Hele hele her gününü İstanbul’da geçirenler için “belde”i tayyibe” âşinâ bir yorgunluktan baÅŸka nedir ki? “Çocuklar biraz İstanbul görsün” hevesiyle adım attığımız Yenikapı İskelesi’ndeki hava, hiç de “hoÅŸgeldiniz” makamından dem tutar görünmüyor.

Kırbaç gibi ÅŸaklayan kar tipisi, bir anda kemiklere kadar sirâyet eden arsız bir soÄŸuk. Yirmi gün önce bizim “ortayayla”da dereceler eksi 36′yı gösterdiÄŸinde, otomobillerin motoryaÄŸları ve mazotları donduÄŸunda bile bu kadar üşümemiÅŸtik.

Gazeteye doÄŸru yol alırken sürücümüz, “Beylikdüzü tarafında yol kapanmış” deyince nasıl bir bâdirenin ortasına düştüğümüzü fark edebiliyoruz. Trakya tarafından gelen bir aracın saÄŸ cephesi zırh gibi karla kaplı. Neyse ki yol kısa, gazete yakın ve derûnu dostluk ve samimiyetle sıcak. Zaman’ın efsanevi aşçısı Japonya yollarında imiÅŸ ama mutfak ekibi onu aratmıyor: Mercimek çorbasının buÄŸusu arasından dışardaki hırçın tipiyi seyretmek insanda hoÅŸ bir emniyet hissi uyandırıyor. Ardından çok leziz bir tavuklu pilav. Diyorlar ki, “bizim aşçıyı rahmetli Üzeyir Garih transfer etmek istedi de..; öyle bir ustadır o”

Kültür Servisi benim ilk göz ağrım; karargâhı oraya kuruyoruz. Servisin elemanları çay kahve ikramında birbiriyle yarış halinde. Ali Çolak yok; fırtınanın ilk kurbanı o. Masasına kurulup gençlerle başlıyoruz sohbete. Bir süre sonra yurtdışından gelen misafirleriyle meşgul olan genel yayın müdürümüz Ekrem Dumanlı da nezaket gösterip sohbete iştirak ediyor. Yeni baskı makinelerinin gerekliliğinden söz açılıyor, ümit ve heyecan Zaman çatısı altında hiç eksik olmuyor. Dostlar arasında olmanın güzelliği, dışardaki huşûnetli kar tipisini bile sevimlileştiriyor.

İkinci aksama haberi Abdullah Kılıç’tan; ses sanatçısı Zara ile yapacağı röportaj hava ÅŸartları sebebiyle suya düşmüş. “İyi ya, biz de Taksim’i kolaçan ederiz” diye çıkıyoruz; kapıda Rasih Yılmaz’ı Galatasaray maçına gitmek üzere hazırlanırken görüyoruz, maç iptal edilince kimbilir nasıl öfkelenmiÅŸtir!

Cemil Meriç’indi o söz, meâlen aktarıyorum; “yıllarca zihnimde Paris’i düşündüm, yaÅŸadım, orada olmayı istedim ama günün birinde oraya gittiÄŸimde Paris evde yoktu” diyordu. Paris onun için artık sadece bir hastane odasının soÄŸuk duvarlarına dokunabildiÄŸi ışıksız bir ÅŸehirdi. Küçücük bir iklim cilvesi bile İstanbul’u bir anda ferâcesinin ardına çekilip gözlerden nihân olmasına yetmiÅŸti. Yıllardan beri İstanbul’u hiç bu kadar tenhâ görmedim. İstanbullular, sâkini oldukları ÅŸehrin ara sıra nükseden küçük kaprislerine alışkın olmalılar ki, “bugün ferman tipinin” ihtarına itaat ederek evlerine çekilmiÅŸ olmalıydılar.

İstanbul’u, olaÄŸan kalabalığı ile sevenlerin zevkine hürmet etmeliyiz ama ÅŸehirle temas etmek için kalabalık tâcizinden âzâde olmak da nimet. Tenha yollarında seyrederken “İstanbul asıl ÅŸimdi” diye düşünmemin sebebi buydu belki de. Kar, İstanbul’un fettanca bir dürtü ile her sabah tazelediÄŸi makyaj güzelliÄŸini bastırmış, onu sadelik ve tenhalığın asli çizgilerine kadar ricat ettirerek sâkin, durgun ve alabildiÄŸine beyaz bir terâvete bürünmeye zorlamıştı.

O dahi soluk kesecek kadar güzel ve derin.

Derken elektrikler gidiveriyor; saÄŸda solda karagün dostu jeneratörler öksüre”tıksıra alacakaranlığı dağıtmaya kalkışsa da nâfile. İstanbul kepenklerini kapatmaya azmetmiÅŸ bir kere. Aziz dostum Recep Ayyıldız’ın, Galata Mevlevihânesi’nin “HâmuÅŸan”ını seyreden yazıhanesinde mum ışığında düştüğümüz koyu sohbeti kısa kesmek zorundayız. Karaköy’de taksi bulmak neredeyse fermana mahsus; mucize kabilinden durdurabildiÄŸimiz bir taksici, emperyal bir kibir ve gururla neredeyse ayaklarına kapanmamızı bekliyor. Yine de bizi Eminönü’ne kadar geçirdiÄŸi için adamın ceddine rahmet okuyoruz. Sirkeci daha akÅŸamın sekizbuçuÄŸunda uyuklamaya baÅŸlamış bile. Dükkânlar kapalı, gecikmiÅŸ esnaflar bir an evvel eve dönüş telâşında.

Nihâyet sâlimen otele vâsıl olduÄŸumuzda bütün ajansların “Kar İstanbul’u kilitledi” feryadıyla karşılaşınca gülümsüyorum. Biz ne de olsa keçeyi sudan çıkardık sayılır!

Belki eni”konu gezinmemize müsaade etmedi; belki fettan yaÅŸmağının ucundan lutfettiÄŸi küçük bir tebessümle hâtırımızı hoÅŸ etti ama biz yine de İstanbul’a aÅŸk ve imanımızı tazeleyerek ayrıldık Dersaadet’ten.

Nice bayramlara İstanbul; nice bayramlara ey Arafat’ta “vakfe”ye duran Hacılarımız; nice bayramlara aziz okuyucular.

Yazıyı Paylaş

İlgili olabilecek yazılar:

  1. Nerde ÅŸimdi Behzat? - Yav kardeÅŸim sen bir body building center’a yazılmanın veya...
  2. “Öteki” Ecevit nerdedir ÅŸimdi? Bülent Ecevit siyasi kariyerini kendi arzusuyla noktaladı; tam tarihini hatırlamıyorum,...
  3. Asıl ÅŸimdi Ramazanlar “Nerde eski Ramazanlar” girizgâhından sıkıntı geldi deÄŸil mi? Yok direklerarası...
  4. Millicilik asıl ÅŸimdi! Bu yılın bahar aylarında İtalya Apo’ya, bizim havsalamıza sığmayacak derecede...
  5. Aurelio işte şimdi Türk oldu! Türklük dediğin nedir ki; işini iyi yapacaksın evvelâ, eski tâbirle...

- 10 Åžubat 2003

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/2003/02/10/yazarlar/ahmetturanalkan.htm

Bu yazıyı yazdır Bu yazıyı yazdır

Anahtar Kelimeler:

Anahtar Kelime Ekle: Bu da nedir?

Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.