İlim ve inanç aralığında Cumhuriyetin 75. yılına bir bakış
Tarih hakkında düşünmek iki safhadan müteşekkil bir hüner gerektiriyor; tarih, geçmiş zaman içine gömülmüş bir disiplindir; evvelâ geçmiş zamana ait bilgilerin toplanması,
muayyen bir sıraya göre tertib edilmesi ve bu bilgi yığınının “seçilmesi” gerekir. Tarihçi, bir vesile ile izlerini günümüze kadar ulaÅŸtırabilmiÅŸ olgularını seçmek zorundadır. Seçmek veya bile bile ihmâl etmek, daima bir tercih meselesidir; bu safhada iÅŸe ÅŸahsî deÄŸer yargılarının karışması kaçınılmaz görünüyor. DiÄŸer taraftan araÅŸtırılan devir veya hadise hakkındaki vesika kıtlığı da “seçme” ihtimâllerini daralttığı için bir baÅŸka türlü müşkül teÅŸkil eder. Şöyle veya böyle malzemesini toparlayıp bir araya getiren, onları sıralayan ve seçen tarihçi için ikinci safhada vesikaların tasvir ettiÄŸi hâdiseyi veya süreci yeniden inşâ etmek, kâğıt üstündeki aktörleri aslına mümkün mertebe uygun tarzda cisimlendirmek ve sözkonusu hâdisenin, daha geniÅŸ çaplı hadiseler içindeki ağırlığını ve tesirini “tartmak” ihtiyacı ortaya çıkacaktır. Bu iki safhadan ilki, tarih eÄŸitimi görmüş her uzmanın, güç de olsa üstesinden gelebileceÄŸi türden zorluklardır; buna mukabil o hadisenin anlamını ve ağırlığını tartmak, tarih uzmanlığının da istiâbını aÅŸan çok farklı türde bir kabiliyet gerektirebilir. Vesikalar kendiliklerinden bir ÅŸey söylemezler; söz konusu hâdise hakkında gerçeÄŸe oldukça yakın bir tasavvur inşâ etmek için vesikalar arasındaki boÅŸlukların doldurulması, yanılgı paylarının iyi kestirilebilmesi ve en az bu faktörler kadar önemli olmak üzere hâdisenin, kendi iklimindeki anlamını sezmek de gerekir. Günün yükselen veya iniÅŸe geçen deÄŸerleriyle tarihî bir hâdiseyi deÄŸerlendirmek, en çok bilinen ve buna raÄŸmen en çok tekrarlanan yanlışlıkların başında gelir.
Devlet, kendi tarihini yorumlayabilir mi?
Yazıya, tarih usûlünün en zorlu problemlerinden birini teÅŸkil eden teknik ayrıntılarla baÅŸlamam sebepsiz deÄŸil: GeçmiÅŸ hakkında düşünmek herkesin hoÅŸlandığı, fıtratına uygun bulduÄŸu ve pekâlâ yapabileceÄŸini sandığı bir tefekkür tarzıdır ve bu mânâda kaliteli seviyede tarih yorumu yapabilsin veya yapamasın, her insan bir tarih filozofudur. PeÅŸinen belirtmeliyim ki bu teknik ayrıntılarla okuyucunun gözünü yıldırarak tarih hakkında yorum yapmanın bir uzmanlık, hattâ bir kabiliyet iÅŸi olduÄŸunu imâya yelteniyor deÄŸilim; çoÄŸu kere insaf ve basiret ve daha da mühim olmak üzere insanlık tecrübesi, hiç bir özel birikime ihtiyaç kalmaksızın kiÅŸiyi bu tefekkür tarzında baÅŸarılı sonuçlara götürebilir; nâdirattan olsa bile! Kaldı ki bu iÅŸin eÄŸitimini görmüş olan herkesin tarih yorumu yapmakta peÅŸinen “ehil” sayılmadığı, yeterince örneklendirilmiÅŸ bir kaziyye teÅŸkil ediyor.
Cumhuriyetimizin 75. yılı hakkında düşünmek, bugünlerde hepimiz için aktüel bir vazife haline geldi; 75 yıl, tarih tedkiki için olgun bir süre sayılır, ne var ki “Cumhuriyetin 75. yılı” baÅŸlığı ile, aradan geçen 75 senelik süreye raÄŸmen “ateÅŸteki kestane” hükmünü taşıyor çünkü Cumhuriyet süreci hâlâ devam etmekte. Özellikle devletin, 75. yıl kutlamalarına tabii taraf olarak iÅŸtirak etmesi, bu konuda görüş, fikir ve hattâ ideolojik tavır takınması yanında ülkemizin hâlen içinde bulunduÄŸu yüksek tansiyonlu siyâsî iklim, konunun tamamen ilmî tarzda deÄŸerlendirilmesini güçleÅŸtiriyor. Belki de kendince haklı sebeplerle devlet 75. yıl kutlamalarının coÅŸkulu bir kabul törenine, bir “consensus” gösterisine, bir aklama operasyonuna dönüşmesini istiyor ve ümid ediyor. Muhtelif vesilelerle kamuoyuna açıklanan resmî diskura göre Cumhuriyetin ve Cumhuriyet kavramı etrafına iliÅŸtirilmiÅŸ bütün uygulamaların samimi ve coÅŸkulu bir kanaat gösterisiyle alkışlanması bekleniyor. Devletin bu yöndeki arzusunu anlayabiliriz; 75 yıl sonra devlet, geriye şöyle bir dönüp baktığında geçen üç çeyrek asrın parlak baÅŸarılarla süslenmiÅŸ olduÄŸunu görmek, halkın da aynı kanaat ve heyecanı paylaÅŸtığını bilmek isteyebilir. DoÄŸrusu yuvarlak rakamlı yılları “kutlama” ile idrâk etmek arzusu hiç de anlaşılmayacak gibi deÄŸil ama devletin bu yöndeki arzusu, belki de Türkiye’nin geçirdiÄŸi olaÄŸanüstü ortamın da baskısıyla 75 yıllık icraatın bir bütün halinde ibrâsını da tazammun ediyor. Yarım asırdan beri bir yastığa baÅŸ koyan bir evli çift, 50. evlilik yıldönümlerini, o elli yıl içindeki iyi hâtıraları canlandırarak tes’id etme arzusunda haklı görülebilirler ama Cumhuriyet daha fazlasını gerektiriyor. Devletin 75. yıl münasebetiyle kamuoyuna izhar ettiÄŸi kutlama programı, bir otokritik endiÅŸe ve arzusunu kapsamıyor; ilimden ziyade hissîlik, soÄŸukkanlı deÄŸerlendirmeden ziyâde coÅŸku ve heyecan, tabloyu bütünüyle incelemek yerine altın yaldızlı çevçeveyle iktifâ etmek tavrı yadırganacak ölçüde bâriz.
Cumhuriyet: Bize uyar!
Biz Türkler, artık kendi ağırlığını taşıyamayacak kadar zaafa uÄŸramış bir büyük devletin enkazı üzerine, eskisinden coÄŸrafi anlamda daha küçük olsa da istiklâl ve hürriyet fikrini ön plana çıkaran yeni bir devlet kurduk. Devletin, milletlerarası hukuk çerçevesinde “yeni” sıfatı taşıması, amme efkârı nezdinde “devletin sürekliliÄŸi” fikriyle çatışmadı. Hele bu yeni devletin 600 küsür senelik monarÅŸi yerine, hâkimiyeti “millet”e lâyık görmesi, 1920′lerin dünyasında yaÅŸayan Türklerin göğsünü kabartacak derecede “ileri” bir adım teÅŸkil ediyordu. İşte bu yüzden “yeni” Türkiye’de zaman içinde BolÅŸevizm’den AnarÅŸizm’e, FaÅŸizm’den Liberalizm’e kadar uzanan siyâsi tercihler ıskalasında yer alan her rengin müşterisi çıkmasına raÄŸmen, Osmanlı monarÅŸisini ihyâ etmeyi tasarlayan bir siyâsî hareket vücut bulmadı. Türk milleti, tâ başından beri Cumhuriyet’i kendi fıtrat ve karakterine lâyık buldu; hâkimiyet elbette bilâ kayd ü ÅŸart millette olmalı ve millette kalmalıydı; halk yönetime iÅŸtirak etmeli, eskiye nisbetle küçülmüş de olsa yeni vatan coÄŸrafyasında kendi ayakları üstünde kimseye yaslanmadan onurla ayakta durabilen Türk toplumu, birkaç asırdan beri süregelen mezellet hâletine bir son vermeliydi. Türk halkının 1923 yılının 29 Ekim’inden bugüne kadar Cumhuriyet fikriyle hiçbir muarazası olmadı; buna mukabil toplumda Cumhuriyetin daha ileri ve “muasır” hedeflere doÄŸru geliÅŸtirilmesi yolundaki talepler hiç de eksik deÄŸildi.
Kutlama mı “Genel Kurul” mu?
Cumhuriyet’in 75. yılında Cumhuriyet’in saÄŸlığından ve dayanıklılığından şüphe duyanların neredeyse tamamının “devletlû”lar arasında yoÄŸunlaÅŸmış olması tesâdüf sayılabilir mi? Bence hayır, çünkü Cumhuriyet fikri, tabii haliyle yönetenlerin giderek daha az yönetmelerini gerektiriyor, “devletlû”larımız ise ne 75. yılda, ne de 150. yılda daha öz yönetmeye ve halkı yönetimde daha fazla pay sahibi kılmaya henüz hazırlıklı görünmüyorlar. Onlar, eskiden olduÄŸu gibi bugün de “cumhur”un Cumhuriyet’le daha fazla ilgilenmesini, onu sahiplenmesini ve benimsemesini tedirginlikle karşılıyorlar. 75. yıl kutlamalarının “devletlû”ların nezdinde neredeyse bir “genel kurul” atmosferine sokularak eÄŸrisiyle—doÄŸrusuyla her icraatın bir küll halinde ibrâ edilmesini beklemelerinin ve bu vesile ile ilmî tenkid hakkını kullanmaya kalkışanları rejim aleyhtarlığı töhmetiyle sindirmeye kalkışmalarının gerçek anlamı bu.
Kim daha akıllı; mâşeri akıl mı, yönetici akıl mı?
Cumhuriyet’in 75 yaşına basması, genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin üç çeyrek asırlık bir eriÅŸkinliÄŸe sahip olması anlamına geliyor; bu espri biz yönetilenleri gururlandırıyor; kurtlar sofrasıyla çevrilmiÅŸ bir coÄŸrafyada mânidar bir bütün halinde geleceÄŸe güvenle bakmak, ülkemizin yarınından ümitvar olmak ve bu güven duygusunu (evvel Allah) sonra sadece ve sadece kendi “kuvvet”lerimizde bulmak fikri bizi dik tutuyor. Bu güven ve onur hissiyle Türk halkı, 75 yıllık tarihin soÄŸumuÅŸ küllerini karıştırıp oradan yeni kavga kıvılcımları tutuÅŸturmak gibi “geri” bir fikri takip etmiyor, tam aksine dünün tecrübelerini göz önünde tutarak, bugünden hareketle yarına bakıyor. İşte tam bu noktada yönetici akıl ile mâ’ÅŸeri akıl birbirinden ayrılıveriyor. Yönetici akıl Cumhuriyet’in 75. yılında Türk halkını daha fazla medenî nimetle tanıştırmaya, onun kamu iÅŸlerindeki hissesini demokrasi vâsıtasıyla geniÅŸletmeye ve ezcümle “cumhur”a güvenmeye henüz hazır olmadığını ihsâs ediyor ve bu tutumuyla yönetmek iddiasında bulunduÄŸu halkın gerisinde kalıyor. Jakobenizm, yönetici elitlerin halktan daha “ileri” bir mevzide bulunduÄŸu zamanlarda “halk için halka raÄŸmen” prensibine dayanmakta belki mâzur görülebilir ama halkın yönetici elitlerden her plânda daha ileri bir mevzide bulunduÄŸu bir zamanda elitlerin dayatmacılığı, —kibar bir dille— hiç de “şık” görünmüyor.
Sonuç olarak söylenebilir ki devletin “Cumhuriyetin 75 yılı” hakkındaki yorumu, ilmî bir hassasiyetten ziyade bir “inanç alanı” olarak göze çarpıyor. Devletimizden 75. kemâlat yılında daha kendinden emin, daha tutarlı ve daha tedirginlikten uzak bir tavırla konuyu ilmî açıdan kritiÄŸe açmasını beklerdik.
Türkiye buna lâyıktır!
İlgili olabilecek yazılar:
- Hurafe deÄŸil yarbayım inanç; “hususi inanç” Çanakkale Harbi’nin 91. yıldönümü töreninde konuÅŸan Kurmay Yarbay ilginç deÄŸerlendirmelerde...
- Apo, devlet ve ilim Apo’nun miadı galiba, o meÅŸhur video görüntüleri TRT’de ilk defa...
- Didinmeye inanç yüklemek: Sa’y bize lazım olan çalışmak ve emek sarfetmek kavramına yeni bir...
- Cumhuriyet ve demokrasi emniyette; siz kendinize bakın! Sultan II. Abdülhamid’e ait iki mühür, bir kaşık suda fırtına...
- İstanbul-Ankara çekişmesine bir bakış Bütün lâfzı ve rûhu ile Mustafa Kemal Paşa’nın damgasını taşıyan...
Ahmet Turan Alkan - 24 Ekim 1998
Kaynak: http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=16448
Bu yazıyı yazdır
Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.


