“GAK!”
“Mikrofon esrikliÄŸi” diye keyif verici bir alışkanlık türü var ki, ona ne YeÅŸilay karışıyor ne de Narkotik polisi. Önceden ne söyleyeceÄŸinizi iyice ölçüp biçmiÅŸ olsanız bile sizi dinlemeye hazır kalabalıktan yüksekçe bir yerde duran mikrofonun önüne geçip monoloÄŸa baÅŸladığınızda, ses yükselticinin trafosundan sinsice yayılan “mikrofon esrikliÄŸi” virüsü, evvela kana daha sonra beyin hücrelerine sızarak kontrol altında tutmaya çalıştığınız itidal hissini devreden çıkarıveriyor; sanki hipnoz esnasında ÅŸuuraltının ifrazata geçmesi gibi denetim dışına çıkmış sözler bir bir dökülüveriyor aÄŸzınızdan; tam bir “kendi kendini dolduruÅŸa getirme hali”; özellikle siyasetçiler ve entelektüelleri tehdit eden modern bir epidemi türü bu.
Ne var ki son günlerde sıkça tekrarlandığına ÅŸahit olduÄŸumuz sözün önünü ardını düşünmeden konuÅŸma hadiselerini sadece “mikrofon esrikliÄŸi” ile izah etmek mümkün olmuyor. Sanki yeni bir “siyasi yıpratma” taktiÄŸi ile karşı karşıya gibiyiz; bu taktikle aslında kimin kimi yıprattığı hayli su götürür bir mesele; fakat doÄŸurduÄŸu sonuçların herkese zarar verdiÄŸi açık. Halbuki klasik kültürümüzde sözün yerinde ve dengeli tasarruf edilmesine dair bir yığın öğüt ve darb-ı mesel var ki tamamını şöyle hülasa etmek mümkün: “SöylediÄŸin sözün ardında duramayacaksan hiç söyleme!”
Hayır! Bu ikaz, “bir kısım siyaset erbabını” katiyyen baÄŸlamıyor; onlar, her zamandan daha ziyade söyledikleri sözü tartarak tasarruf etmeleri gereken bir “arakesit imtihanı”ndan geçtiklerini pekala bilmelerine raÄŸmen, adeta bu kabil sözlerle suyun derinliÄŸini iskandil edercesine konuÅŸup duruyorlar. “Ne çıkar canım, isteyen istediÄŸi kadar konuÅŸsun; netice itibariyle kem söz sahibine aittir.” deyip çıkamıyoruz; çünkü onların tartmadan sarf ettikleri bu gibi lakırdıları ciddiye alarak kuyumcu terazilerinde ölçüp biçenlerin -haklı veya haksız- tepkisi hepimizi yaralıyor. En azından zamanı, mekanı ve muhatabı açısından sarfında mahzur gördüğümüz; ama teorik olarak can-ı gönülden paylaÅŸtığımız sözleri, panayırda mantar tabancasıyla çat-pat sesi çıkaran bir çocuk safiyetiyle tekrarlayanlar, en azından “düşüncesizlik”lerinin vebalini bize de bulaÅŸtırıyorlar. Onlar en ÅŸedid dille azarlanıp tahkire uÄŸradıklarında -iÅŸte hiç dahlimiz olmadığı halde- biz inciniyoruz ve öyle zannediyorum ki biz “daha ziyade” inciniyoruz.
Neredeyse otuz seneden beri teorik olarak doÄŸruluÄŸuna, sahihliÄŸine ve ulviyyetine ömrümüzün manasını adadığımız fikirlerin, sözlerin ve davranışların bu makule tarafından -en azından “düşüncesizce”- saÄŸda-solda sarf edilmesinden duyduÄŸumuz acıyla muzdaribiz. Biz bu tarzı benimsemiyoruz, bu laubaliliÄŸe katılmıyoruz, ezeli ve ebedi hakikatlerin siyaset meydanlarında taraf haline getirilerek saygısızlığa maruz bırakılmasından yana deÄŸiliz; ama onlar teorik planda uÄŸruna baÅŸ koyduÄŸumuz hakikatleri kaldırımlara dökerek kendilerine siyasi menfezler açmaya çalışıyorlar. Bu iki menzil arasında kalmaktan artık bunaldık; “susun, konuÅŸmayı beceremiyorsanız bari en azından susun” ricalalarımız, onlara zaaf gibi görünüyor. Gündelik baÅŸarılarla, mevzii zaferlerle kibirlenip kendilerini avutuyorlar.
Tuhaf ki aldıkları her darbe, “su içsem yarıyor” mantığını hatırlatırcasına gövdelerini büyütüyor; çünkü bu makulenin diskurunu ciddiye alıp, “aman bunlar memleketin dibine dinamit koyacaklar” endiÅŸesiyle uykularını kaçıranlar aslında bu diskurun alfabesi ve lisanından bihaber oldukları için aldıkları her tedbir rakiplerine “su gibi yarıyor”.
Öteden beri bu makulede “recüliyet” eksikliÄŸi vehmederdim, artık eminim; recüliyet dediÄŸimiz ÅŸey, cinsiyet farkı belirtmeksizin “erkeklik” diye isimlendirebileceÄŸimiz bir ÅŸey: Vekar, heybet, cesaret, mehabet, metanet, sadakat ve emanet gibi kavramların bir araya gelerek insan haysiyetinin omurgasını dik tutmaya yarayan bir kimya. Recüliyet olmayınca, aÄŸzınızda gezdirdiÄŸiniz ezeli ve ebedi hakikatleri omuzlamak için ehliyetiniz de kalmıyor; alayla, hakaretle, istihkarla karşılaÅŸtıkça üzülmek yerine, “su içsem yarıyor” piÅŸkinliÄŸine sığınıyorsunuz. Recüliyet fıkdanından ötürü ne hale geldiÄŸinizin farkında deÄŸilsiniz; ama müşterek deÄŸerlerimizin günaşırı hakarete uÄŸratılmasından ötürü memleketin ne hale geldiÄŸini de fark etmiyorsunuz.
Bari La Fontaine’nin kargasından ibret alın!
İlgili olabilecek yazılar:
- Ordular ve Ülkücüler O fotoğraf doğru fotoğraf; askerimizin bugüne kadar kendi içinde liste...
Ahmet Turan Alkan - 14 Aralık 1998
Kaynak: http://www.zaman.com.tr/1998/12/14/yazarlar/2.html
Bu yazıyı yazdır
Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.


