Ergenekon; çağdaş demokrasi yolunda bir adım daha
Ergenekon soruÅŸturması ile ilgili en önemli tutuklamaların yapıldığı gün kıdemli gazetecilerden biri, “Türkiye bağırsaklarını temizliyorâ€? tesbitinde bulunmuÅŸtu; bu cümle daha sonra, geçen dönemin TBMM BaÅŸkanı Arınç tarafından da tekrar edildi.
Bu benzetmenin çaÄŸrışımları latif deÄŸil; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çok önemli ve kritik bir eÅŸikten geçtiÄŸi muhakkak, yine de bugünün maznunlarını dolaylı yoldan aÅŸağılayarak, “oh olsunâ€?cu tavırlar takınmanın yanlışlığını ve meseleye ilmî çerçeveyi geniÅŸleterek daha yukarılardan bakmanın doÄŸru olacağını düşünüyorum. Olup bitene, “Türkiye bağırsaklarını temizliyorâ€? yerine “Türkiye dengelerini arıyorâ€? demek daha isabetlidir.
Şimdi kısa bir tarih ve siyaset bilimi gezisi yapmanın yeri ve zamanıdır:
Devlet, zor kullanma gücünü meÅŸrulaÅŸtırarak uhdesinde tutan bir güçtür. Zora dayanır ve temelinde hâkim sınıfların mutabakatı vardır. BaÅŸkalarının zor kullanmasını kendi hakkına (egemenlik) saldırı sayan devlet, adalet dağıtmayı, cezaları infaz etmeyi ve insanlara güvenlik saÄŸlamayı en temel görevi sayarak bu haklarını da devlet tekeli durumuna getirmiÅŸtir. Kontrolündeki sınırsız gücü, tarafsız, adil ve yerli yerinde kullanması için her devlet, kendini sınırlandırmayı kabul eder ve böylece egemenlik hakkını tartışma konusu olmaktan çıkarmayı amaçlar. Pek çok devlet modeli içinde “demokratik devletâ€?, kendini en ciddi manada sınırlayan, buna mukabil yurttaÅŸlarına mümkün olabilecek en büyük serbestlik alanlarını sunabilen bir yapı göstermesiyle ayrı bir yere sahiptir.
Bu teorik açıklamadan sonra ileri sürebiliriz ki, Türkiye’de devlet, hâlen oluşma safhasındadır; dengeleri henüz teşekkül etmemiştir ve temelinde yeterli mutabakat bulunmamaktadır.
“Nasıl olur, tarihte imparatorluklar kurmuÅŸ, yedi düvele dört kıtada nam salmış bir devlet, nasıl hâlâ çocukluk veya delikanlılık çağını yaşıyor denebilirâ€? itirazları, yaÅŸadığımız olaylar karşısında geçerliliÄŸini koruyamıyor; zira;
1923’te Türkler, eski devlet teşkilatlarını feshederek Cumhuriyet’i tercih ettiler; bu tercih geniş bir toplum mutabakatına dayanmıyordu; hatta ve hatta Millî Mücadele’yi yürüten komutanların hepsi tarafından onaylanmış da değildi; Cumhuriyet, Mustafa Kemal Paşa’nın tercihiydi.
Cumhuriyet doÄŸru bir tercihti; hele laikliÄŸin 1937 yılına kadar adım adım bir yönetim tekniÄŸi olarak benimsenmesi de isabetliydi fakat Cumhuriyet’in “halkın kendini yönetmesi ve yöneticilerin halk tarafından seçilmesiâ€? prensibi Tek Parti devrinde iÅŸletilemedi. Nüfusunun neredeyse % 90’ını hayli geri bir tarım teknolojisiyle geçinen köylülerin oluÅŸturduÄŸu bir ülkede seçimler, tek parti yöneticilerinin uygun gördüğü kiÅŸilerin onaylanması gibi bir anlam taşıyabiliyordu; ayrıca serbest kamuoyunun oluÅŸmasına yarayacak araçlar kontrol altında tutuluyor ve siyasi muhalefete müsaade edilmiyordu. Atatürk’ün vefatından sonra bu ÅŸeklî Cumhuriyet uygulaması İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar devam etti. Cumhuriyet devrinin ilk çok partili seçimi 1946’da, ikincisi 1950’de yapıldı ve devleti kuran, yöneten ve sahiplenen parti (CHP), ağır bir yenilgiye uÄŸradı.
Görünüşte her şey kitaba uygun cereyan ediyordu ve muhalefetin şeçimi kazanmasıyla Türkiye bir rejim değişikliği tehdidine maruz kalmamıştı; ne var ki siyasi muhalefet (CHP) kaybettiği üç genel seçimin ardından Cumhuriyet üzerindeki vesayet haklarını geri alabilmek ümidini kaybedince ilk askerî darbenin yolunu açtı. 27 Mayıs 1960 tarihi bu açıdan son derece dramatik sonuçlar doğurdu ve Türk ordusu, alelacele oluşturulan yeni bir ideoloji ile Cumhuriyet’in (dikkat; devletin değil) koruyucusu hâline getirildi; bu retoriğe göre Cumhuriyeti askerler kurmuş, savaşı onlar kazanmış, inkılapları onlar yapmıştı; öyleyse kazanılanları korumak da orduya düşmeliydi.
Genel seçimlerde sandığa aksettirdiÄŸi iradesinin, ordu vesayetinden daha deÄŸersiz olduÄŸunu fiilen gören halk, devletin temelindeki mutabakatta “kurucu üyeâ€?lerden biri olmadığını böyle hissetti; çünkü yanlış bir tercihte bulunmuÅŸ ve yanlış tercihleri “tamamen meÅŸru!â€? bir askerî müdahale tarafından geçersiz kılınmıştı.
27 Mayıs Darbesi Türk üniversitelerinin hukukçu entellektüelleri tarafından açıkça desteklendi, Türk basınının en mühim kısmı da darbeyi omuzladı ve alkışladı; geriye darbeden üzüntü duyan iki zümre kalıyordu; DP’liler ve DP’ye oy verenler! Bu açık bir yarılma ve dramatik bir mutabakatsızlık gösterisiydi.
Hepimizin bildiÄŸi gibi 27 Mayıs Darbesi, sonraki darbe ve askerî müdahalelere meÅŸruluk kazandıran bir hukuk içtihadı gibi iÅŸletildi ve Türk halkının, Cumhuriyet’in kuruluÅŸundaki hissesi, her darbe ve müdahalede âdeta inkâr edildi. Ordu, iki kere anayasa deÄŸiÅŸtirdi ve bizzat önayak olduÄŸu anayasanın düzenini “tebdil, taÄŸyir ve ilgaâ€?dan çekinmedi.
27 Mayıs darbesinden sonra geçen yarım asır zarfında yavaş da olsa, halkın pek hoşlandığı demokrasinin, güçlü bir orta sınıf (burjuvazi) olmaksızın sağlam zemin bulamayacağı gerçeği fark edildi fakat Türkiye fakir bir ülkeydi, millî burjuvazisi yoktu. Refahı topluma yaymak için ekonomik imkânların devlet eliyle bölüştürülmesi siyaseti (devletçilik) en katı şekliyle yürürlükteydi; bu düzenin yeni zenginleri, varlıklarını sürdürüp büyümek için devlet güçleriyle iyi geçinmek zorunda olduklarını hemen fark ederek uygun davranışlar içine girdiler. Normal zamanlarda demokrasinin istikrar içinde yürütülmesini istiyor fakat demokrasi riske girdiğinde istikrarı demokrasiye tercih ediyorlardı.
Ergenekon hadisesi ile ortaya çıkan manzara, bu tablonun radikal şekilde değişikliğe uğradığı anlamına gelmiyor; basının mühim bir kısmı, üniversiteler, bürokratlar, bir kısım aydınlar ve hatta iş çevrelerinin tutuklamalara gösterdiği tepkiden bu sonucu kolayca çıkarabilirsiniz.
Öyleyse değişen nedir?
Şüphesiz ki Türkiye’de çok şey değişiyor fakat Ergenekon yapılanmasını açığa çıkmaya ve muhtemelen tasfiyeye uğratacak temel faktör, darbe heveslilerinin ordu içindeki geleneksel emir-komuta ve hiyerarşiyi, henüz tam göremediğimiz tarzda tahrip etmiş olduklarıdır. Ordu, darbe hazırlığı yapanların sadece siyasi iktidarı değil, bizatihi ordunun kendisini de pek fena şekilde örselediğini fark etmiş olsa gerektir. Tahkikat safhasındaki gözaltı ve tutuklamalara ordunun en azından müsamahakâr davranması bu varsayımı güçlendiriyor.
“Nihayet biz de Batılı tarzda demokratik standartlara kavuÅŸtuk; Türkiye bağırsaklarını temizliyorâ€? diyebilmek için hâlâ çok erken. Bu sancılı dönemleri -27 Mayıs’ta yapıldığı gibi- derin kırgınlık ve infiallere yol açmadan, hukukun öngördüğü usulde geçirmemiz lazım.
Demokrasi yolunda daha katetmemiz gereken çok yol var yani.
İlgili olabilecek yazılar:
- Ergenekon, sistemi dönüştürüyor! Vaktiyle Diyarbakır Hapishanesi’nde olup bitenlerin, kara bir leke, utandırıcı bir...
- “Cafcaf”lı bir Ergenekon analizi! Ergenekon davası henüz iddianame safhasında; bilmem kaç bin sayfalık izahat...
- Kimler Ergenekon sanığı olabilir? Yazılı basınımızın, televizyonlarımızın, yazarlarımızın, spikerlerimizin, sunucularımızın ve özellikle her hadisede...
- Çağdaş kazanımlarımızı kim geriletiyor? Kara Kuvvetlerimizin 2210. kuruluş yıldönümü kutlu olsun. Böyle kesin tarihlerin...
- Daha çok Amerikalı, daha az Türk Türk topraklarında Amerikan askerlerinin mevzilenmesine izin veren Meclis tezkeresi, sadece...
Ahmet Turan Alkan - 14 Temmuz 2008
Kaynak: http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=30714
Bu yazıyı yazdır
Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.


