Devrim marşı

Bu bir hikâye ama yaÅŸanmış bir hikâye; bundan sekiz-on sene kadar önce, o geniÅŸ Ülkücüler ailesinin eski bir “Reis”inden dinlemiÅŸtim. Sonra da oturup yazdım bir güzel, sonra yayınladım. Adı “MarÅŸ” idi. Yer darlığı sebebiyle bir kısmını özetleyeceÄŸim:

İsmini açıklamayacağım o Ülkücü lider, 12 Eylül öncesinde bir suç töhmetiyle polis tarafından aranmaktadır. Önceleri kaçak gezmeyi tercih eder. Sonra durumu tanıdığı bir avukat aracılığı ile soruÅŸturur. Hapiste kötü muamele görmeyeceÄŸi, esasen isnadın pek ciddi bir ÅŸey olmadığını anlayınca teslim olmaya karar verir. Suçu soruÅŸturan mahkeme Diyarbakır’dadır ve oraya gidip teslim olması gerekmektedir; üstelik aynı davadan tutuklu Ülkücü arkadaÅŸları da aynı hapishanededir. Kötü muamele görmeyeceÄŸi vaadedilmesine raÄŸmen cezaevine giriÅŸinde, diÄŸer sanıklarla birlikte sıra dayağından geçen kahramanımızı bir güzel benzeten gardiyanlar, üç günlük hücre hapsini müteakip idareye çıkarırlar.

….

Odada biri rütbeli asker, iki de sivil adam var; sivillerden biri ayaÄŸa kalktı: “Yav kusura bakma, seni bizim çocuklar hoÅŸgeldin partisinde biraz hırpalamışlar, bir yanlışlık iÅŸte, aldırış etme.”

Ne demeli; bu durumda ne söylenebileceÄŸine dair hiçbir hazırlığım yok; çare susmak. Oturanlar kendi âlemlerinde imiÅŸ gibi görünmekle beraber ilgileri bana mıhlanmış görünüyor. Ayaktaki devam ediyor: “Senin bayağı şöhretin varmış, soyadını da açıklamadık görüyorsun. Dosyana baktım; hakkındaki ithamlar önemsiz. Tez vakitte çıkarsın, gençlikte olur böyle ÅŸeyler, iyisin deÄŸil mi, bir ÅŸikâyetin filan?”

Oo, muamele iyi; demek bizim torpillerin kolu kanadı buralara kadar uzanabilmiş. Dört günden beri gördüğüm ilk adam gibi tavır,

“Åžu koÄŸuÅŸ meselesi” diyorum; esas duruÅŸtayım. “Bizim arkadaÅŸların koÄŸuÅŸuna geçsem?..”

Oturanların biri ayak değiştiriyor. Ayaktaki sırtını bana dönüp oturanlarla göz temasına geçiyor. Kaç saniye?

-Yav koÄŸuÅŸ önemli deÄŸil aslında diyor; “Zaten az kalacaksın; ikinci duruÅŸmada garanti tahliyen gelir. Biz de yardımcı oluruz. Bu arada seni bir baÅŸka koÄŸuÅŸa koyalım; ismin soyadın yine bizde mahfuz kalır. Ara sıra gelirsin, çayımızı içersin, koÄŸuÅŸta neler olup bitiyor sohbet ederiz filan, ne dersin, ha?”

Kaderde ispiyoncu defterine yazılmak da mı var? Reddet oğlum. Netice? Netice görünmüyor; Hayır reddetme, sus. Tanımıyorsun bu adamları; güvenme. Sus.

“Bu da bir nevi vatani hizmet deÄŸil mi arkadaÅŸlar?” Tabii canım, ne demek, en iyi hizmet filan mırıltıları. “Sana yatak yollamışlar; idaredeki parandan da alabilirsin; çok kalmazsın zaten, bir ihtiyacın olursa haber yollarsın, oldu?..”

Olmadı tabii; olacağı da yok. Derken kendi sesimi duyuverdim;

-İspiyonculuk ettiğimi nerden duydunuz? Anlamam bu işlerden, yapamam!

ÅžaÅŸkınlığın sırıtkanlıkta donmuÅŸ hali; muktedirlerin taÅŸkın güçlerini kontrol etmek için sığındıkları o kırgın iyiliksever pozları…

-Sen bilirsin arslanım; öksüzün eteğine kavurga koymuşlar da.. Bu kafayla çook yatarsın.. Götürün lan şunu!

Götürdüler. Nereye götürdüklerini anlatmaya hâcet var mı? KoÄŸuÅŸta düşmanca bir muamele yok ama ondan daha kötüsü var: İtilmiÅŸlik hissi. KuÅŸatma, ambargo, göz hapsi… Yirmi küsur “devrimci”nin içinde bir “faÅŸo”. Bakışlar irin gibi; neden sonra hissediyorum ki onlar da tedirgin. Yarım yamalak ‘hoÅŸgeldin’ler. KapıaÄŸzında ÅŸiltesiz bir ranza somyası.

İlk gece koÄŸuÅŸun “nöbetçileri” ile sabaha kadar bakış müsademesi yaptık durduk. Onlar deÄŸiÅŸiyor, benim nöbetimi yine ben tutuyorum. Uyku tutmamış da ondan uyuyamıyormuÅŸum numaraları; beÅŸ-on saniyede bir yarı aralık bakışlarla asayiÅŸ vaziyetlerini kontrol etmeler…

Gündüz olunca bir ara başım düşüyor, başıma gelenleri düşünüyormuş gibi yapıp ellerimi şakaklarıma koyup birkaç saniye dalıp gidiyorum. Ey güvenli uykular; ne nimetsiniz!

Ara sıra yoklama fiÅŸekleri atılıyor, kimsin, nerelisin filan… KonuÅŸmuyorum pek, geçiÅŸtiriyorum. İkinci gün, gardiyan en yüksek perdeden adımı soyadımı vererek koÄŸuÅŸa kimliÄŸimi açıklıyor. İdareden istiyorlarmış da.. Bir hayret mırıltısı yayılıyor koÄŸuÅŸa. “Bak sen; demek oymuÅŸ ha?..” Çağıran filan yok aslında; yarım cezaevi turu atıp yeniden koÄŸuÅŸun yolunu tutuyoruz. Dönüşte koÄŸuÅŸtaki havayı deÄŸiÅŸmiÅŸ buluyorum daha bir gergin, bakışlarda gizlenemez bir iltihap akıntısı, katı, elle tutulur bir mesafe koyuluÄŸu. Gardiyan yarıyolda kulağıma fısıldamıştı zaten, “Tetik dur hemÅŸerim, ÅŸiÅŸleyiverirler ha!”

Tam yirmi iki gün sinir harbi. İnadına hergün idareden çağırıyorlar da idareye filan gittiğim yok tabii; on-onbeş dakika koğuştan uzaklaştırıp getiriyorlar geri. Hani gündelik jurnalı yerine teslim ediyormuşum gibi. Başta düşmanlıkla dolu bakışlar, zamanla iğrentiye dönüşüyor; pis bir şeye bakar gibi. Bana gelince gözlerim zaten kan çanağı; bir insanî ifade çıkarabilene aşkolsun! Uykusuzluktan insanlığımı kaybetmişim neredeyse. Bıraksalar en vahşi arslanların kafesinde beş gün horul horul uyuyacağım lakin nerde?

İlk duruÅŸmada bizim arkadaÅŸlarla yan yana gelince cennette hurilerle berabermiÅŸim gibi oldum; vaziyeti duymuÅŸlar tabii. “Aman saÄŸlam dur, idare sana kancayı taktı bir kere!” filan diyorlar. Serde reislik var ya, “Önemli deÄŸil, farkındayım.” deyip geçiÅŸtiriyorum fakat bu moral takviyesi olmasa çöker kalırdım bir yerlerde mutlaka. İyi oldu.

Gece nöbetleri de biraz eğlenceli bir hal almaya başladı. Yarı oturur yarı yatar vaziyetteyim ranzada; bir ara uyumuşum, kaç dakika, kaç saat, silkinerek uyanıyorum. Derken bir baktım, yanıbaşımda bir bardak çay. Saat sabaha karşı dört suları. Nöbetçiler yerli yerinde. Çaya bakıyorum, buğusu üstünde. Ötelerden çay kaşığı sesleri geliyor.

Zehirleme numarası ha; yemezler! İçer miyim hiç?

Bal gibi içerim hem de, iki dakika sonra çayımı ağır ağır yudumlamaktayım. Bitirince, ses çıkarmadan bardağı aldığım yere bırakıyorum; yanına da yarım paket cigara. Anadolu töresi; ikrama karşılık verilir.

Ardından bir saat deliksiz uyku; siz o uykuyu bilir misiniz?

Uzatmayalım; Yirmiüçüncü gün sabah on suları; baÅŸefendi koÄŸuÅŸa gelip “Yatağını topla, gidiyorsun.” haberini getirdi. Toplayacak neyim var ki? On dakikada dengimi baÄŸlayıp kapının dibine koydum. KoÄŸuÅŸa döndüm. Hepsi bana bakıyor. Ne demeli? “Allah kurtarsın…, darısı size…, eyvallah arkadaÅŸlar…, hakkınızı helâl edin…” Olmaz; bakışıyoruz öyle. Koridorda baÅŸefendi’nin ayak sesleri. Kapı açılıyor; Dengi sırtıma vuruyorum.

“Hazrool!”

Bir elveda bakışı; koğuş ahalisinin bilumum devrimci efrâdı ayakta. Karşılıklı son bir bakış!

-Devrim marşı!.. Başla!

Bir uğultu; demir mazgalları aşıp beton duvarlarda yankılanarak koridorlarda yuvarlanan o uğultu.

Rezillikleri, utancı, piÅŸmanlığı ve binbir sıkıntıyı pejmürdelikten kurtarıp insânileÅŸtiren, ezayı çekilir, mihneti dayanılır kılan o üç beÅŸ saniye…

Tüh yüzüne be rezil gözlerim; yaşaracak zaman mı?

Yazıyı Paylaş

İlgili olabilecek yazılar:

  1. İstiklal Marşı’nı hatasız okuyanın alnını karışlamak! Milli Takım’ın ABD’de Çek Cumhuriyeti ile oynadığı maçtan önce hepimizi...
  2. Devrim Dünya Futbol Şampiyonası, geçen hafta sona erdi; bundan ötürü ev...
  3. Tekbir, İstiklâl Marşı… Birilerinin çıkıp, futbol editörlerinin gündemi yakalamak uÄŸruna her salataya maydanoz...
  4. Devlet-yurttaÅŸ iliÅŸkilerinde bir devrim Devlet Bakanlığı’nın desteÄŸi ve himâyesiyle çalışmalarını tamamlayan Alevi Çalıştayı’nın nihai...
  5. 75. Yıl Marşı ve “naftalin” meselesi Musiki ilminde de şüphesiz mazbut bir târif vardır ama benim...

- 26 Nisan 2009

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=841522

Bu yazıyı yazdır Bu yazıyı yazdır

Anahtar Kelimeler:

Anahtar Kelime Ekle: Bu da nedir?

Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.

  • irfan Sivas(Edebiyat)

    :) Teşekkürler.

  • irfan Sivas(Edebiyat)

    :) Teşekkürler.

  • serpil

    Yatağına kırgın ırmaklar kitabındamıydı bu yazı?Yanlış mı hatırlıyrum acaba? Bu yazıyı ilk okuduğumda sanki Ahmet Turan Alkan birinci tekil şahıs kullanmıştı. Bütün bu sorlarıma cevap verebilir misiniz?Kitap yanımda deği malesef.

  • serpil

    Yatağına kırgın ırmaklar kitabındamıydı bu yazı?Yanlış mı hatırlıyrum acaba? Bu yazıyı ilk okuduğumda sanki Ahmet Turan Alkan birinci tekil şahıs kullanmıştı. Bütün bu sorlarıma cevap verebilir misiniz?Kitap yanımda deği malesef.

  • http://www.ferhatkaya.com ferhat

    Meşk Olsun kitabında okumuştum. kitap yanımda değil ama bende birinci tekil şahıs diye hatırlıyorum.

  • http://www.ferhatkaya.com ferhat

    Meşk Olsun kitabında okumuştum. kitap yanımda değil ama bende birinci tekil şahıs diye hatırlıyorum.

  • Pingback: Tweets that mention Devrim marşı -- Topsy.com