Bıçak
Eskilerin “âhir zaman” dedikleri bir gariplikler devrine geldik; adam tabanca yakalatıyor, siz bilemediniz ertesi gün serbest; trafik kazası yapıyor, insanlara zarar veriyor, beÅŸ-on gün sonra dışarda. Adam bununla da yetinmiyor, devleti dolandırıyor, cinayet iÅŸliyor, nitelikli hırsızlık yapıyor, çete kuruyor, dövüyor, vuruyor, kırıyor, bir zaman sonra bakıyoruz ki elini kolunu sallaya sallaya dolaÅŸmakta.
Lâfı nereye getireceÄŸim: Eskiden polis, ceza, kanun, mahkeme, karakol gibi kavramlardan herkesin ödü patlardı ve mesela silah yakalatan bir sene paÅŸa paÅŸa hapishanede gün sayardı. Sonra silah ruhsatı diye bir ÅŸey çıkardılar; benim gördüğüm ne kadar mazarrat ve cürme mütemayil eÅŸhas varsa (eski dille yazıyorum ki kimleri kasdettiÄŸim anlaşılmasın, araya kaynasın!) kırıp-sarıp birer ruhsat satın aldılar. Satın aldılar çünkü silah ruhsatı almanın görünürdeki en müşkil faslı, ruhsat parasını denkleÅŸtirmekten ibaret gibiydi. Netice itibariyle devletin bu ruhsat meselesinden bir miktar kârı olmuÅŸtur ama bizim aleyhimize oldu; eskiden de silah sevmezdik, ÅŸimdi yine “boÅŸ” gezmekteyiz. Sert erkekler âleminde adamdan sayılmasak yeridir yâni.
Bitmedi, bir de taklit silah furyası baÅŸladı. Åžahsen vitrinlerde seyretmeyi seviyorum; tıpkı orijinali gibi; hatta bazen cesaretimi toplayıp “silahçı” dükkânına girerek,
-Åžu tabancalara dokunabilir miyim, diye izin aldıktan sonra saflığa vurup, “sahici mi yoksa” diye kendimce dalgamı geçiyorum. Aslı kadar ağır, aslı kadar korkutucu ve aslı kadar da öldürücü.
Öyleymiş, namlunun bir yerlerini tesviye ediyorlarmış, sahte merminin attığı çekirdek suntayı bile deliyormuş!
Ben, birer mekanik şaheser olarak tabancaları severim; hele uzun namlulu, toplu tabancalara (hani şu kovboyların belindeki cinsten) bayılırım ama platonik bir alâka benimki; hani gençken sinema artistlerine âşık olan ümitsiz gençlerin vaziyetine benzeyen bir durum bu. Zengin olsam koleksiyonunu yaparım ama o kadar.
Peki, gerçeğinden ayırdedilmeyen bu silahların çarşıda, dükkânda, çoluk-çocuğun elinde işi ne? Kimse oyuncak demesin; öyle oyuncak da eksik olsun. İçişleri bakanlığı bu taklit silahları yasaklamak için niçin bekler, bilinmez.
Meseleye gelelim: Tabancaya karşıyım ama bıçaÄŸa muhabbetim ziyadedir. Niçin diyeceksiniz? Çünkü bıçak insanlığa en yararlı, en kullanışlı âletlerden biridir. Teknoloji Tarihi’ni açıp bakınız, bıçağı baÅŸ köşede göreceksiniz. Müzelerdeki en eski âletler de çakmaktaşı dediÄŸimiz sert kayaçların kenarları kırılarak keskin ağız haline getirilmeye çalışılan bıçaklardır; ondan sonra ikinci sırayı balta alır. Balta deyip geçmeyelim; etrafta hiçbir âletin olmadığı bir devirde bir balta sahibi olmak çok itibarlı bir ayrıcalık olmalı! BıçaÄŸa dönelim; tabanca ile sadece mermi atılır; onunla mesela otomobil lastiÄŸi deÄŸiÅŸtiremezsiniz, lehim yapamazsınız, baston gibi kullanamazsınız; sadece belinize takar sağı-solu korkutursunuz ama bıçak çok fonksiyonlu, faydalı bir araçtır; sanatkârlardan ev hanımlarına, tabiplerden kunduracılara kadar herkesin eline yakışabilen yegâne araçtır belki de; ormanda da iÅŸe yarar, ÅŸehirde de.
“Efendim hangi devirde yaşıyoruz, modası geçti böyle ÅŸeylerin” diyemez kimse. Şöyle düşünün bir; bıçak hiç icad edilmeseydi, etrafımızda neler, hangi nesneler, hangi hizmetler eksilirdi (bu arada tırpan ve orağın da bir nevi bıçak olduÄŸunu unutmayınız lütfen!)
Hani “mübârek bir âlettir” diyeceÄŸim de fazlaca ileri gitmekten çekiniyorum.
Bu durumda küçükken niçin elimi ve parmaklarımı gün aşırı kesip durduğumu tahminde zorlanmayacağınızı ümid ediyorum; benim hep -en az- bir bıçağım olmuştur ve onunla her zaman bir şeyler kesmekten zevk almıştım. Filmlerde de öyle olur, canı sıkılan jön elindeki bıçakla bir söğüt dalını yontar durur; küçümsemeyiniz! Bu lüzumsuz gibi görünen meşgaleden nice zenaat dalı türediğini tahmine çalışınız sadece.
Vaktiyle arkadaşın birine bıçak hediye etmiÅŸtim de önce bıyık altından, sonra da resmen bıyık üstünden gülmüş, “baÅŸka ÅŸey bulamadın mı?” mânâsında istihzâlı polümler yapmıştı. Halbuki o bıçak sıradan bir ÅŸey deÄŸildi; usta elinden çıkmıştı, özel yaptırmıştım. Bu hadiseden sonra kimseye bıçak hediye etmemeye karar verdim, artık bıçaklarımı kendime saklıyorum. Ayıptır söylemesi mütevazı bir koleksiyonum bile var.
Bıçak dedimse Samuray kılıcı deÄŸil yahu; çakı! Geçen bayramda Bursa’nın Bıçakçılar sokağını gezerken Samuray kılıcı da gördük vitrinlerde fakat bize yaramaz; turist iÅŸi imitasyonlar; birinde Denizli mâmulü eski bir yataÄŸan gördüm, müşteri oldumsa da satmadılar; meÄŸer kıymetini bilirlermiÅŸ!
Bu arada bıçakçı vitrinlerini dolduran kaba-saba, çirkin ve bir iÅŸe yaramaz ecnebi bıçaklarını tümden kınadığımı ithalatçı firmaların bilmesini isterim; yerli bıçak üreticilerimizi de hayalgücü fukaralığı ile suçlasam yeridir hani. Hiçbir cazibesi olmayan, çiftçi-baÄŸcı iÅŸi bıçaklar yapsınlar ama bizim gibi meraklıların zevkine hitab eden sanat eserleri de üretsinler: Nerede birbirinden zarif kınlı hançerlerimiz, nerede hattatların kamış yontmak için kullandıkları bıçaklar, nerede o müthiÅŸ yataÄŸanlar, süvari kılıçları, nerede harikulade çakı çeÅŸitleri? Kendim için istiyorsam neyim, turistler için!…
İlgili yazı bulunamadı.
Ahmet Turan Alkan - 5 Mart 2006
Kaynak: http://www.zaman.com.tr/?bl=turkuaz&alt=yazarlar&trh=20060305&hn=262337
Bu yazıyı yazdır
Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.
-
gokmen doner


