Askerlerin onuru

Artık söz konusu olan Türkiye’de askerlerin siyasete mesafeleri, müdahaleleri ve siyasetten ne anladıkları deÄŸildir; kısaca asker-siyaset iliÅŸkisi deÄŸil ele alınması gereken; Ordunun toplumla münasebeti, nisbeti…

Cumhuriyeti ordu kurdu ve kuruluÅŸta silahını masanın üstüne koydu. Yeni devlet, TBMM ordularının baÅŸkomutanı M. Kemal PaÅŸa’nın dünyayı gördüğü ve yorumladığı perspektifin çerçevesinde ÅŸekillendi. 1923′te Reisicumhur seçilen M. Kemal PaÅŸa, Meclis’in verdiÄŸi MareÅŸallik üniformasını 1927′de, bu rütbeden emekli olduÄŸunda çıkaracaktır: 30 Haziran 1927 gününe kadar M. Kemal PaÅŸa, MareÅŸal rütbesiyle ordunun en kıdemli lideri ve baÅŸkomutanı olarak reisicumhurluk görevini ÅŸahsında deruhte etmekte bir mahzur görmemiÅŸti. Bu istinâdan istifade eden iki kiÅŸi daha vardır: İsmet PaÅŸa ve Kâzım (Özalp); oysa ki asker kiÅŸilerin aynı anda siyasetle iÅŸtigal etmelerini uygun bulmayan kanun 1924 yılında yürürlüğe girdiÄŸinde hem mebus hem paÅŸa unvanıyla muvazzaf askeri hizmet yürüten Millî Mücadele komutanları bir tercih yapmak zorunda bırakılmış ve neticede hangi şıkkı seçmiÅŸ olurlarsa olsunlar fiilen etkisiz durumda kalmışlardı.

Cumhuriyetimizi askerler kurdu, biçimlendirdi ve yönetti. Atatürk’ün saÄŸlığında orduda tek bir ferd-i vahid, siyasetle ilgilenmeyi aklından bile geçirmemiÅŸ olsa gerektir. Atatürk, kendisi gibi MareÅŸal unvanı taşıyan Fevzi (Çakmak) PaÅŸa’yı tam 23 yıl Erkân-ı Harbiye-i Umumiye reisliÄŸinde (Genelkurmay baÅŸkanlığı) tutmak suretiyle, ordudan siyasete yönelmesi muhtemel alâkaları ustaca kontrol etmiÅŸti. Cumhuriyet’in İsmet PaÅŸa’lı Tek Parti yıllarında da ordu, “kurucu müessese” sıfatıyla siyasetteki rüçhan hakkını masaya koymayı zihninden geçirmedi. Orduda ilk siyasi kıpırtı 1950′deki ilk hür seçimlerden bir sene kadar önce baÅŸladı, DP’li yıllar boyunca artarak devam etti ve 1960′da Türk ordusu, Mustafa Kemal PaÅŸa’nın hassasiyetle kurduÄŸu dengeyi çiÄŸneyerek siyasete bizzat müdahale etti; anayasal nizamı yıktı, meÅŸru hükûmeti devirdi, seçimle teÅŸekkül etmiÅŸ Meclis’i kapattı ve iktidar partisini tasfiye edip mensuplarını kovuÅŸtururken muhalefetten yana tarafgir tavır aldı. Bu, ordu geleneklerinin altüst edilmesiydi. Ordu, 1960′da DP iktidarını alaÅŸağı etmekle kalmadı, devlet geleneklerini ve dengelerini yıktı ve en kötüsü orduyla toplum arasındaki iliÅŸkiyi zerre kadar önemsemediÄŸini gösterdi.

1960 DARBESİ, TÜRK DEVLETİNİN

KARA GÜNÜDÜR

O günden bu yana ordu mensupları, 1960 Darbesi’yle ordunun siyaset üzerinde kurduÄŸu ve kazandığı vesâyet haklarını titizlikle savunarak yanlışı büyüttü. Her buhranda orduya mensup birilerinin veya kurum hâlinde ordunun, belinden silahını çekerek masanın üstüne koyması demokrasimizi bereledi; siyaset sınıfını bir miktar mürâileÅŸtirdi; bürokratlara da siyasetçi gibi davranmak alışkanlığını bulaÅŸtırdı. Kamu nizamını yürütecek iki esas sınıf fonksiyonundan uzaklaÅŸtı ve dengeleri yeniden tesis etmekte hâlâ bocalayıp duruyoruz.

Cumhuriyeti ordumuz kurdu fakat aradan geçen 80 küsur seneden sonra kuruculuk haklarını, yine askerî inisiyatifle çıkarılmış askerî vesayet kanunlarına yaslanarak hâlâ sürdürme arzusu göstermesi, bizatihi devlete ve kamu nizamına zarar veriyor.

BİR SİYASİ PARTİ GİBİ

Türk Silahlı Kuvvetleri, 1960 Darbesi geleneğiyle hâlâ bir siyasi parti gibi davranmak insiyâkinden vazgeçemiyor. Ordunun görüşlerini parlamentoda temsil eden bir siyasi partinin varlığından şahsen rahatsızlık duymam; tabii karşılarım fakat ordu, yaptırım gücü olarak millî iradeyi değil, bütçe imkânlarıyla temin edilmiş silahını imâ etmek suretiyle siyasi hayattaki varlığının kabul görmesini taleb ediyor; bu talep kabul edilemez: Ya hukukun üstünlüğü prensibine dayalı demokratik bir devlet olacağız ya da askerî vesayetin hükûm sürdüğü şeklî bir demokrasi.

ASKERLERİN İNFİALİNİ ANLAMALIYIZ

Aralarında ordu mensuplarının da bulunduÄŸu kiÅŸilerin anayasal nizamı silahlı darbe, suikast ve hukuksuz manipülasyon yoluyla yıkmaya yeltendikleri iddiasıyla açılan dava (Ergenekon) ve bu davayla ilgili olarak yürütülen tahkikat sürecinde ordu önemli itibar yıpranmasına uÄŸradı; bu süreçte ordu, nadir istisnalar dışında karşılaÅŸtığı krizi doÄŸru yönetemedi. Zan altındaki asker kiÅŸilerin süratle soruÅŸturulup yargılanmasına katkı yapması gerekirken ordunun sivil anayasal kurumlarla bir güç rekabetine giriÅŸmek yolunu tercih ettiÄŸini üzülerek gördük. Bizzat komuta heyeti tarafından tasarlanıp uygulamaya konulmasına imkân ve ihtimâl olmayan fakat muvazzaf askerlerden bir kısmının karıştığı yolunda güçlü deliller bulunan eylem planları karşısında ordu, “Gerekirse ben cezalarını veririm ama mensuplarımı genel yargı mekanizmasına teslim etmem” ÅŸeklinde özetlenebilecek esirgeyici bir tutum takındı. Genelkurmay BaÅŸkanlığı’nın bu süreçte yaptığı savunucu basın toplantıları ve duyurular genellikle bu istikametteydi; kamuoyunu aydınlatmak ve şüpheleri dağıtmak yerine krizin kıvamlanmasına yol açar nitelikteki savunma hamleleri ordunun kredisine zarar verdi.

Bu psikolojinin asker kiÅŸilerin üzerinde üzücü ve isyan ettirici bir duygu yoÄŸunlaÅŸması hâlinde infial meydana getirdiÄŸini tahmin ediyor, hatta iÅŸaretlerini okuyoruz. Kendilerinden önce aynı tarz eylem ve müdahaleleri tasavvur edenler, neticede iÅŸin içinden rahatça sıyrılıp hatta taltif gördükleri hâlde bugün aynı ÅŸeyi yapanların en azından “sanık” veya “şüpheli” sıfatıyla soruÅŸturmaya muhatap kalması şüphesiz asker kiÅŸileri üzüyor; bu muameleye lâyık olmadıklarını, mutlaka bir ÅŸeyler yapmaları gerektiÄŸini düşünüyor olmalılar.

ASKERLERİN ONURU

Hükûmete bu noktada büyük sorumluluk ve görev düşüyor; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu süreçten onurunu kaybetmeden, fakat hukuk dairesinde onurlarıyla çıkmalarına yardımcı olacak yaklaşımlar geliÅŸtirmek hükûmetin baÅŸlıca ödevidir. Bu süreçten ordunun yıpranmış, bezgin, dargın, öfkeli ve nihai planda muhariplik gücü zaafa uÄŸramış bir hâletle çıkmasını, ülkesini seven hiç kimse arzulamaz. Türkiye, her ne kadar komÅŸularıyla sıfır problem siyasetinde çok önemli merhaleler kazanmış olsa da, kara günde kötü niyetlileri caydırma gücünden vazgeçme lüksüne sahip deÄŸildir. Bazı mensupları yanlış iÅŸlerle ilgileniyor diye bu millet, ordusundan vazgeçmez; yeni bir ordu kurmaya kalkışmaz. DoÄŸru yol, aynı beÅŸerî kadroyla, kırmadan-dökmeden ve zaaf kırılmalarına meydan verilmeden yola devam etmektir.

Bu görev baÅŸta hükûmetin, sonra siyaset sınıfının, bürokrasinin, basının, hepimizin. Bu krizi, askerlerin, hatta sair zanlıların onurlarını çiÄŸneyerek aÅŸamayız. Bir asker kiÅŸinin, “onur” kavramına verdiÄŸi deÄŸer, sıradan bir sivilin atfettiÄŸinden daha farklı bir kavrayışın eseridir; bu krizi geçerken asker kiÅŸilerin zihninde onurlarının zedelendiÄŸi hissine kapılmalarına sebep olabilecek yanlış adımlardan kaçınılmalıdır. Onurlarını korumak için hayatından vazgeçmeye hazır insanların hassasiyeti daima hatırlanmalı ve bu kavrayışa saygı duyulmalıdır.

Yumurtayı kırarak dik tutmak çözüm değildir.

Yazıyı Paylaş

İlgili olabilecek yazılar:

  1. Siyasi hayatımızda askerlerin yerine dair Geçen hafta Sakarya’da önemli bir hadise oldu. Sakarya Belediyesi’nin düzenlediği...
  2. MareÅŸal Çakmak, Balkan Paktı’na karşı mıydı? Cihet”i askeri’nin, siyasi meselelerde görüş beyan etmesi Kemalist, yani Atatürkçü...
  3. Gülerce’nin onuru Artık hepimiz bir kere daha iyice öğrenmiÅŸ bulunuyoruz ki, basın-yayın...
  4. Ordunun sistem içindeki yeri ve ağırlığı deÄŸiÅŸiyor mu? Siyasi hayatımızda ordunun müdahaleci rolü, zannedildiÄŸinden daha eskidir: Osmanlı Devleti’nin...
  5. Sahi, orduyu kim denetler? Ordu iyi yönetilmiyor; bu hükmü, TSK’nın bir askerî harekâtı tasarlamak...

- 28 Aralık 2009

Kaynak: http://aksiyon.com.tr/yazarDetay.do?haberno=25774

Bu yazıyı yazdır Bu yazıyı yazdır

Anahtar Kelimeler:

Anahtar Kelime Ekle: Bu da nedir?

Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.