4C!
Aç tavuk darı ambarına düşerse nasıl davranır? Bir an kendinizi, hayâllerinizin darı ambarına düşmüş aç bir tavuk gibi tasavvur etmenizi ricâ edeceÄŸim; farkındayım, teÅŸbih pek kibarca deÄŸil ama kabul ediniz, sizin de zihninizde öyle bir yer vardır mutlaka…
Siz kendi hesabınızı yaparken ben sözü getirmek istediÄŸim yerden baÅŸlayacağım. Bundan on gün kadar önce kendimi birdenbire BoÄŸaz sırtlarının Avrupa tarafında, cennetmekân padişâhımız Sultan II. Abdülhamid Han’ın sarayı diye bilinen Yıldız muhitinde buluverdim.
100 metre uzunluÄŸunda, otuz metre geniÅŸliÄŸinde uzun bir avlu. Avlunun üç tarafı vaktiyle saray atlarının barındığı tek katlı yüksek ahır binaları ile çevrilmiÅŸ durumda. Orta yerde mıcır, kum, moloz birikintileri dikkat çekiyor. İstanbul’un çıldırtıcı temposunun tam ortasında ama o hayhuydan tamamen yalıtılmış bir mekân. Avluya bakan kapıların üstünde “Cila atelyesi, Tekstil atelyesi, Halı ve dokuma atelyesi, Porselen atelyesi, Sedef, Altın varak atelyesi” gibi garip ve küçük tabelalar asılı.
İşte benim darı ambarım böyle bir yer olabilirdi ancak… Hırsla atelyeden atelyeye taşınıp duruyorum. Herbirinde günlerce kalmak, hatta ustaları kızdırmak pahasına iÅŸlerine karışmak geçiyor içimden. Fantastik bir rüya gibi…
Kapılara doÄŸru yaklaşınca içinde iÅŸ önlüğü giymiÅŸ ve ilk bakışta neyle uÄŸraÅŸtığını asla anlayamayacağınız ciddi yüzlü insanlar görüyorsunuz, hepsi de birÅŸeylerle uÄŸraşıyorlar: AÄŸaç, boya, altın varak, iplik, yün, sedef, fildiÅŸi, vernikle kuÅŸatılmış, titizlik, sabır ve sanatkâr el emeÄŸi ile derinlik kazanmış bir mesai. Burası tam tekmil ismiyle T.C. Millî Saraylar Daire BaÅŸkanlığı, Yıldız Åžale Köşkü Teknik Birimler Atelyeleri. Bu atelyelerde çalışan insanların baÅŸlıca vazifesi, millî saraylarda bulunan eÅŸyaların bakım, onarım ve restorasyonunu yapmak. XVI. Louis tarzı bir koltuk, 19. yüzyıl Viyana mâmulâtı bir dolap, bundan yüz kusur sene önce Hereke’deki atelyelerde dokunmuÅŸ bir halı veya perdelik-kaplamalık kumaÅŸ, belki Abdülhamid’in elinden çıkmış bir yazı masası, bir çerçeve, ayna, bir iskemle veya avize… bu atelyelere geliyor ve tam bir vukuf ve ehliyetle onarılarak geldiÄŸi yere gidiyor.
O müstesnâ gün, atelyelerde çalışan sanatkârlarla birlikte mesai saati bitiminde bu fantastik avludan ayrılırken şöyle düşündüm: “Biz bazen kendimize büyük haksızlıklar yapıyoruz. Åžu atelyenin benzerini İtalya’da, Fransa’da, İngiltere’de görsek, ‘Helâl olsun adamlara; tarih birikimlerine hem sahip çıkıyorlar hem de onu yeniden üretecek derecede iÅŸ bilgisini ve sanatkârı bir araya getirip çalıştırarak parmak ısırtacak bir dinamizm gösteriyorlar.’, ki bu atelyeler hiç şüphesiz vaktiyle iyi düşünen, uzağı gören ve yapabileceÄŸimiz ÅŸeylerin imkânlarını iyi ölçüp tartan bir bürokrat, bir devlet adamı, bir siyasetçi tarafından teÅŸvik edildi, kuruldu ve yıllardır faaliyet gösteriyor. Eksiklerimizi ne kadar tesbit edebildiÄŸimiz tartışılır fakat yapabildiÄŸimiz iyi ÅŸeylerin kadrini deÄŸerlendiremediÄŸimiz bir hakikat!”
Fıstık gibi teÅŸkilât; yüksek vasıflı pek çok usta, güzel atelyelerde biraraya getirilmiÅŸ. Tıkır tıkır sanatkârâne iÅŸler çıkarmaktalar…
İşte o sâfiyâne duygularla dolup taştığım bir esnada, atelyede sohbet ettiğim sanatkârlara şöyle bir soru yönelttim,
-Nasıl, burada mutlusunuz değil mi; şâhâne bir ortam?
Yüzüme, “Sen ÅŸimdi ne demek istiyorsun; dalga mı geçiyorsun, yoksa dünyadan haberi olmayan bir safdil misin?” mânâsına gelebilecek tuhaf bir nazarla bakıyorlar; halbuki bana göre bu atelyelerden birinde çırak olmak bile mutluluk için yeterince büyük bir ÅŸanstı. Hani mümkün olsa, belki üste para vererek bu atelyelerden birinde çıraklık yapmaya hazır birinin bütün sâfiyetiyle sorduÄŸum soruya sonradan piÅŸman oldum. Durum meÄŸerse şöyleymiÅŸ efendim: Bu atelyelerdeki sanatkârlar, evvelâ sanatkâr filan sayılmıyorlarmış. Resmi ünvanları tam tamına şöyle:
Geçici personel!
Hoppala! Ama sayın iÅŸverenim bu adamlar, kendi sahalarında Türkiye’nin ilk onu’na girecek kadar vasıflı insanlar. Sadece iÅŸ yapmıyorlar; kendilerinden sonra gelenlere meslek içi eÄŸitim de veriyorlar. Böyle vasıflı insanlara nasıl geçici personel der geçebilirsiniz ki? Bunların çocuklarına birisi “Baban ne iÅŸ yapıyor?” diye sorduÄŸunda göğsünü gere gere, “Benim babam Oyma ustası sanatkâr; benim babam Osmanlı tekstili üzerine uzman; benim babam ÅŸu ÅŸu ÅŸu klasik sanatlarımızın sanatkârı” diyebilme hakkı niçin esirgenir bilinmez. Bu güzel atelyeleri bir araya getiren, içine sanatkâr koyan ve atelyeleri baÅŸarıyla iÅŸleten organizasyon baÅŸarısı, sanatkârları taltif etmekte pek hasis davranmış nedense…
“Artık eskisi gibi eleman akışı yok.” diyorlar, “İşte sebat edecek adam bulmak zor; gelen de bir müddet durduktan sonra çekip gitmeye bakıyor.”
-Niçin peki?
-Çünkü biz devletin 4C statüsünde çalıştırdığı insanlarız. Geçici personeliz. Tekel işçilerinin beğenmediği o statüye biz yıllardan beri tâbiyiz. Burada Milli Saraylarımızın yüzünü ağartacak işler yapabiliyoruz, takdir de görüyoruz ama terzi söküğünü dikemez misâli, derdimizi, özlük işlerimizi Meclis başkanlarına anlatamıyoruz.
Yıldız Åžale Atelyeleri, TBMM BaÅŸkanlığı’na baÄŸlı Milli Sarayların alt kuruluÅŸu. Sanatkârların iÅŸvereni Meclis ve onun baÅŸkanları.
Vaktiyle durumları bu kadar kötü sayılmazmış fakat Bülent Arınç’ın baÅŸkanlığı esnasında, zaten ip üstünde titreÅŸen özlük haklarından hayli geriye götüren uygulamalara maruz kalmışlar. “Bu kadar hassas tabiatlı, ÅŸair ruhlu, sanatı ve sanatkârı seven bir baÅŸkan bize bunu nasıl reva gördü hâlâ anlayamadık.” diyorlar. Ne olup bittiÄŸini hâlâ bilmiyorlar.
“Vasıflı iÅŸ nedir?” diye bir sual sorulsa, bu sanatkârları rahatlıkla gösterebilirsiniz, fakat devlet onlara 4C statüsü layık görmüş; yani senede en fazla 10 ay çalışabilen, kıdem ve ihbar tazminatından mahrum, sendikalaÅŸma hakkı fiilen elinden alınmış geçici, mevsimlik işçi. Kültür Bakanlığı’ndan “Bizim sanatkârlığımızı tescil edin.” yollu talepte bulunmuÅŸlar ama oradan da olumlu cevap gelmemiÅŸ.
Bir yanda hepimizin yüzünü ağartacak, millî duygularımızı şâha kaldıracak fevkalade bir organizasyon, harikulade sanat atelyeleri, sanatkârlar, ürünler; diğer yanda sanatkârına hakettiği ünvanı vermekte anlaşılmaz bir nekeslik gösteren yönetim tarzı.
Her vatandaşın müktesebi durumundaki dilekçe hakkımı, bu defa Meclis sanatkârları için kullanarak TBMM BaÅŸkanlığı’na durumu arz ediyorum; el emru fevk’el-edeb!
İlgili yazı bulunamadı.
Ahmet Turan Alkan - 21 Åžubat 2010
Kaynak: http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=953779
Bu yazıyı yazdır
Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.


