Âdil ve faydasız bir sistem
Üniversitede görev yaparken ara sıra üniversiteye giriş imtihanında sorulan yayımlanmış Türkçe sorularına göz atar, “Bakalım ne kadarını yapabileceğim?” diye kimselere sezdirmeden kendimi ölçmeye kalkışırdım. Sonuçta daima, soruları hazırlayanlara belirgin bir saygı hissi duyarak imtihanı yarısında terk ettiğimi hatırlıyorum; sorular oldukça ağır ve seviyeli bir nitelikteydi; basit kuralların ötesinde bir metnin taşıdığı ruhu hızla kavramayı, kısa sürede dikkatle taramayı ve hüküm çıkarmayı gerektiriyordu.
İslâmcılar özeleştiri yapabilir mi?
Yeni Şafak refikimizde dün, yazar Emine Şenlikoğlu ile önemli bir sohbet yayınlandı.
Emeti Saruhan’ın yaptığı sohbette Emine Şenlikoğlu’nun, “Devrim yapacağımı zannediyordum” cümlesi başlığa çıkarılmış; hâlbuki metni okuyunca kasdedilen şeyin, sol jargondaki devrimden farklı bir şey olduğunu anlıyoruz; gönüllerde devrim! Şenlikoğlu, hayranlık ve saygı uyandıran şahsi mücadelesinin neticede maksadına ulaştığını kabul ediyor ama o yılların keskin ve bükülmez İslâmcı camiasında “Küfür düzeni”ni ve Kapitalizmi sona erdirmeyi, ezilen İslâm kavimlerini esaretten kurtarmayı ve tam da sol jargondaki hâliyle bir İslâmi halk devrimi yaparak “kurtuluş”a ulaşmayı gaye edinen mühim bir siyaset üssünün varlığını hepimiz biliyoruz.
Soluk kesecek kadar güzel bir kitâbenin hikâyesi
Kitap mı demeli, yoksa albüm mü; 42×25 ebadını göz önüne alırsanız bir albüm demek daha doğru.
Geçen yıl yayınlanmış, Kasım 2011′de ve sadece 1000 adet basılmış. Kitap meraklılarının “Prestij” eseri dedikleri cinsten bir sanat yayını. Adı: “Yeni Câmi Çeşme ve Sebîli’nin Kitâbesi”, Yazarı M. Uğur Derman.
Bu eser farklı bir şey; çünkü tamamen bir Osmanlı sebîlinin kitâbesini konu alıyor. Mezkûr kitâbe herhangi bir müzede veya sarayda değil. Her gün önünden binlerce kişinin -eminim ki binde birinin bile- fark etmeden gelip geçtiği bir ara sokak üzerinde, yerden yaklaşık 4 metre yükseklikte duruyor. Daha önce bahsetmiştim ama yerini bir daha tarif edeyim: Eminönü’nde Yenicamii’nin kıble duvarının sağındaki Bankacılar Caddesi’nin Şeyhülislam Hayriefendi Caddesi’yle kesiştiği köşebaşında Hatice Turhan Sebili (İş Bankası Müzesi’nin bitişiği; az ötesinde Hacı Bekir’in meşhur şekerci dükkânı.
Trolle balık avlamak zararlı mı?
Bilindiği gibi trol, deniz dibi düzlüğünü çelik halatlara bağlı devasâ tor ağlarıyla tarayarak yapılan avcılığa deniliyor ve deniz canlılarına henüz gelişme halindeyken zarar verdiği için istisna alanlar dışında yasak.
On gün önce, trol balıkçılığı hakkında bütün bilinenlerin tersini savunan bir haber okudum: Kumkapı’da bir balıkçı, yasaklı sularda trolle avlandığı için polis tarafından teknesine el konulunca “basının huzurunda” teknesini batırarak ilginç bir iddiada bulunmuş ve demiş ki, “Ben su ürünleri mezunuyum. Trol avcılığı kötü bir şey değil. AB ve Kuzey ülkelerinde trol avcılığı esas, diğer avcılıklar sakıncalıdır. Bizim ithal dediğimiz balıklar trol avcılığın ürünüdür. Bana eşim bile ‘siz denizde kürtaj yapıyorsunuz’ diyor. Oysa balıklar yumurtalarını durgun sulara, engebeli zemine, midyelerin bol olduğu yere bırakır. Biz ise düz zeminde trol ile avlanırız. Kayalık zeminde avlanırsak ağlarımız yırtılır.”
Kapatmayalım, dağınık kalsın…
Bu zamanda gazete kapatmanın fiiliyatta işe yarayan bir tedbir olmadığı çok açık.
Gariptir, bundan yüz sene önce de yaramazlık yapan gazeteler “tatil” ediliyordu; bundan bir asır önce de “tahdîş-i ezhânı mucib” yayın gerekçesiyle “mevkûte” kapatanlar, “memlekette matbuat hürriyeti yok, sansür var!” diye yüksek perdeden cayırtı koparan İttihat ve Terakki kabineleri de, aynı gerekçelerle gazete kapatmak çaresizliğinden kurtulamıyorlardı. Evet çaresizlik, çünkü kapatılan gazeteler, hemen akabinde farklı isimlerle yeniden yayınlanıyor, hatta âkıbeti kestiren gazete sahipleri, serlevha çizen hattatlara birbirini anıştıran farklı isimlerin klişesini toptan sipariş ediyorlardı. Meselâ meşhur Tanin gazetesi, İtilâfçı iktidar döneminde her kapatılışın ardından Cenin, Renin, Senin, Hak gibi isimlerle yayına devam etmiş, 1925′de ise bu defa İstiklâl Mahkemesi tarafından aynı âkıbete uğratılmıştı.
Aman hacıemmi!
Doğan Erdinç ağabeyimle Firuzağa Camii önünde buluştuk, sarım-gülümden sonra ciddileşti, “Yahu duymuşsundur mutlaka, Bursa’da güzelim Ulucami yanıp kül olmuş!” demez mi?
Haberim yok, olacak iş değil; üstelik Bursa Ulucamii? Doğan abi yıllarca Vakıflar’da bölge müdürlüğü yaptı; tarihî eser, restorasyon, tescil vesaire gibi mevzuat kültürüne hâkim ama hassasiyetinin tek sebebi bu değil; Nâmık Kemâl merhumun, “Bais-i şekvâ bize hüzn-i umûmidir Kemâl / Kendi derdi gönlümün billah gelmez yâdına” dediği hesap, nerede milli varlığa dokunur bir şenâat işlense, evinin camı kırılmış gibi canı yanan bir insan. “Görüyor musun,” diye hayıflandı, “Câmi değil hat müzesi idi mübârek yapı. Yangın geçiren taştan da hayır gelmez bilirim; kirece döner, eyvah!”
Kimin stratejisi sonuç alacak?
Başlıktaki soruyu, “Kürt sorunu” için sordum. Aslında o soruyu sormak bile, Ankara adına birçok şeyin zaaf çerçevesinde görüldüğünün işareti.
Öcalan bir stratejinin merkez insanı, Ankara’da, diyelim Cumhurbaşkanı, Başbakan, MGK, öteki stratejinin merkez insanları, kurumları.
Türkiye ile ilgili stratejik hesap yapan uluslararası odaklar da var.
Bu odaklar, iki ana aktör tarafından şu veya bu şekilde değerlendirilecekler kuşkusuz, ama temel hesaplaşma Ankara ile Kandil arasında olacak.
Namaz kuyruğu
Mekke’deki ikinci günümüz… Gece yarısı Cidde’den Mekke’ye intikal, ilk tavaf ve sa’yın ardından yorgunluk ve uykusuzluktan pelte gibi yatağa düşüş…
İkindi suları, TÜRSAB merkezinde görev yapan doktor arkadaşlarla ver elini güzeller güzeli Kâbe. Biraz gecikmiş olmalıyız ki, otomobille hayli yakına kadar sokulmamıza rağmen dış avluda bile saf tutan dindaşlarımız çoktan namaza başlamışlar bile. Bre aman, n’etsek? Baktım, arkadaşların her biri can derdine düşmüş gibi saflar arasına sızıverip bir baş koyacak kadar yer tedarikleyerek başlarının çaresine bakıyorlar. Acemilikten zâhir, ayakta kalıverdim. Yer yok. Öyle bir yer ki, sağım-solum-önüm-arkam sobe! Ben ise iki çöp bidonunun arasında, ancak ayakta durabilecek kadar küçücük bir yerde elâlem namaz kılarken onları seyretmekteyim. Revâ mıdır?
‘Aslî kurucu iktidar’ kadar taş düşsün ayağınıza..
Hakim sanığa sormuş, “Oğlum, her şey ayan-âşikâre ortada; işte kapı gibi suç delilleri, işte buz gibi görgü şahitleri. Tutturdun ille de avukatımı isterim diye; ne avukat gelse ne diyecek?” Sanık gülümsemiş, “Vallahi ben de onu merak ediyorum hâkim bey!”
Kenan Paşa, kendini savunurken espri yapmıyor; buz gibi “hukukî” bir içtihadın kuytuluklarına ilticâ ediyor. Diyor ki, “Darbe suç değildir; TCK’da kurucu iktidar olma ve ihtilal yapma suçu yok. Kanun, teşebbüsü suç sayıyor!”
O devrin kapak fotoğrafıdır
Bazı fotoğraflar, koca bir devri bir karede resmeder.
Sultan Abdülaziz’i, ölümünden birkaç gün önce muhtemel cellâtlarıyla son derece laubali bir kompozisyonda gösteren fotoğraf bunlardan biriydi meselâ. Henüz bir hafta önce İslâm dünyasının halifesi unvânını taşıyan koca sultan, o karede iki muhafızının arasında mahzun ve endişeli bir yüz ifadesiyle duruyordu. Bahattin Öztuncay tarafından hazırlanan “Hâtıra-i Uhuvvet” albümünde gün yüzüne çıkan bu müthiş fotoğrafın haberini Abdullah Kılıç, 4 Mart 2005 tarihli Zaman’da yayınlamış, ayrıca Topkapı Sarayı deposunda 130 seneden beri saklanan kanlı gömleğin fotoğrafını da ortaya çıkarmıştı.


