Ordunun sistem içindeki yeri ve ağırlığı değişiyor mu?
Siyasi hayatımızda ordunun müdahaleci rolü, zannedildiÄŸinden daha eskidir: Osmanlı Devleti’nin en güçlü ve muzaffer olduÄŸu Fatih Sultan Mehmet devrinde bile Yeniçeri Ocağı, padiÅŸaha baskı yapan, iktidar savaÅŸlarında taraf olmaktan çekinmeyen ve gerektiÄŸinde iktidarı deÄŸiÅŸtiren bir rol oynamaya baÅŸlamıştı; dolayısıyla ordunun siyasi iÅŸlere müdahalesini modern zamanlarla baÅŸlatmak çok isabetli bir yaklaşım deÄŸildir. Nitekim Yeniçeri Ocağı’nın topyekûn laÄŸvı ile problem çözülmemiÅŸ, tam aksine askerî birliklerde standardizasyona gidilip, ordunun teÅŸkilatlanması Batılı benzerleri örnek alınarak düzenlendikten sonra problem devam etmiÅŸtir: Kuleli Vakası, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve hemen akabinde şüpheli intiharı, II. MeÅŸrutiyet’in III. Ordu’ya baÄŸlı bazı birlikler tarafından hızlandırılması, 31 Mart Hadisesi, Babıali baskını gibi olayların bir ucunda disiplinsiz ve esnaflaÅŸmış Yeniçeri Ocağı deÄŸil, modern Batılı usullere göre eÄŸitilmiÅŸ ve teÅŸkilatlandırılmış Osmanlı ordusu bulunmaktaydı.
Bu noktada önemle hatırlatmak gerekir ki askerlerin siyasete karışma merakı, bize mahsus değildir; dünyanın her yerinde toplum adına silah taşıma hakkını kullanan örgütler, gücü doğrudan kullanmak ve yönlendirmek arzusu göstermişlerdir, zira silah, dünyanın her yerinde anlaşılan bir lisanı temsil eder. XX. yüzyılın ikinci yarısından sonra bu eğilimin Batı demokrasilerinde azalmış gibi görünmesi, olgunun ortadan kalktığını göstermez; Batı demokrasilerinde ordunun sistem içindeki yeri sancılı ve uzun gelişmelerden sonra belirlenmiş ve taraflar nice politik ve sosyal çatışmadan sonra rollerine rıza göstermişlerdir; işlerin aksadığında askerlerin siyasi hayatta yeniden nasıl etkili olabileceğini ise, iki büyük dünya savaşı arasındaki süreçte zaten görmüştük.
Cumhuriyet döneminde Ordu’nun en uzun suskunluk dönemi Tek Parti yıllarına tesadüf ediyor; bu suskunlukta M. Kemal Atatürk’ün ÅŸahsi karizmasının, siyasi basiretinin ve bizzat ordu mensubu olmasının büyük tesiri vardır. Atatürk, yaÅŸadığı sürede genelkurmay baÅŸkanı MareÅŸal Fevzi Çakmak’ı daima görevde tutmuÅŸ ve Çakmak vasıtasıyla orduyu etkili bir tarzda kontrol etmiÅŸti. Tek Partili yıllarda ordunun sistem içindeki yeri hiç tartışma gündemine gelmedi ve getirilmedi. Ordunun ÅŸefleri ile devletin muktedirleri arasında bir ihtilaf yaÅŸanmadı, zira zaten içiçe geçmiÅŸ bir durum sergiliyorlardı. 27 Mayıs Darbesi, uzun bir aralıktan sonra ordunun siyasete doÄŸrudan müdahale ettiÄŸi talihsiz bir dönemin baÅŸlangıcıdır ve bu tarihten sonra sivillerin yönetim iÅŸlerini beceremediÄŸi, kendi baÅŸlarına bırakıldıklarında ihanete kadar varan gafletler gösterdiÄŸi yaygın ve zalim bir retorik olarak tekrarlanmıştır. Bu kanaati desteklemek için ordunun sadece devletin deÄŸil, siyasi sistemin, hatta laik hayat tarzının korunmasıyla görevli olduÄŸu ileriye sürülmüştür. Ordunun yeni görev konsepti, bürokrasi, basın ve üniversite tarafından onaylanınca, ordu Türkiye’de bir siyasi aktör olarak ağırlıklı bir rol üstlenmiÅŸtir. O yüzden ordu yönetimindeki generallerin beyanları Türkiye’de büyük tesir yaratmakta, mesajlardaki kelimeler ve imalar geniÅŸ yorumlara tabi tutulmakta ve bu durum siyasi hayatı derinden etkilemektedir.
Bu hal, demokratik nizamın teamüllerine aykırıdır. Batılı liberal demokrasilerde ordu, yürütme uzvuna (yani hükümete) bağlıdır; siyasi bir aktör olarak partilerin, parlamentonun ve baskı gruplarının muhatabı olmaz; bu demokrasilerde güç paylaşımı tamamlanmış ve roller kesinlikle tayin edilmiştir. Bizde ise ordunun sistem içindeki yeri, abartılı yorumlara imkan veren bazı kanun hükümleri sebebiyle liberal demokrasilere göre hayli muğlaktır zira Cumhuriyet döneminin son iki anayasası, askerî darbelerin ardından tasarlandığı için sistem içinde ordunun ağırlıklı yeri, demokratik dengeler aleyhine muhafaza edilmiştir.
Ordunun Türkiye’de siyasi rejim ve sistem üzerinde bu derece etkili olmasında Türk toplumunun ordusuna karşı beslediÄŸi derin sempatinin tesirini görmemek mümkün deÄŸildir. Türkler, tarihî sebeplerden ötürü ordularına büyük güven duyarlar ve orduyu devletin ayrılmaz bir cüzü sayarlar. Bu yüzden Türkiye’de askerlik görevi, Batılı demokrasilere tercüme edilmesi hayli güç bir yorumla, yarı kutsal bir nitelik kazanmış, halk inancında ordu “peygamber ocağı” kabul edilmiÅŸtir.
Ne var ki 27 Mayıs 1960 tarihinde baÅŸlayan müdahaleler sürecinde ordu, millî iradenin sandıkta yanlış tecelli edebildiÄŸi yolunda incitici eylemlerde bulundukça, ordunun toplum nazarındaki itibarında da azalma eÄŸilimi güçlenmeye baÅŸladı. Bu eÄŸilimler, yıl içinde GüneydoÄŸu bölgesinde meydana gelen olaylarda ÅŸehid olan askerlerin ve güvenlik görevlilerinin cenaze törenlerinde münferit tepkiler ÅŸeklinde basın organlarına aksediyor. Daha önceleri, “iki evladım daha var, onların da ÅŸehadetini görmek en büyük dileÄŸimdir; vatan saÄŸolsun” sözleriyle evlat acısını bastırmaya çalışan aileler, bugünlerde “vatan saÄŸolsun diyemeyeceÄŸim” cümlesini telaffuz edebiliyorlar. Åžehit cenazelerinde daha önce insanların aklından bile geçmeyen tepkiler seslendiriliyor.
Bu tepkileri birkaç baÅŸlık altında yorumlamak mümkündür; bunlardan ilki ve belki en mühimi, kamuoyunun GüneydoÄŸu’da, PKK’nın ÅŸahsında ayrılıkçı teröre karşı yürütülen askerî mücadele stratejisi hakkında, eskisi gibi sarsılmaz bir güven duymadığı ÅŸeklinde izah edilebilir; insanlar 20 seneden beri neredeyse kolordu çapında desteklendiÄŸi halde bölücülere karşı hâlâ etkili bir sonuç alınamamış olunmasını zihinlerinde yargılamaktadır. BaÅŸbakan’ın geçenlerde bir toplantıda “artık ÅŸehit cenazesi haberi duymak istemiyoruz” yollu yakınmalara “Askerlik her halde yan gelip yatma yeri deÄŸil. Hepimiz askerlik yapıyoruz. Terör bir beladır. Güvenlik mücadelesi sürerken şüphesiz zaman zaman ÅŸehitlerimiz oluyor, olacaktır ama bunu istismar edenler oluyor. Ben, sorumluluk mevkiinde olan bir insan olarak bu gerçeÄŸi sizinle paylaÅŸmaya mecburum.” ÅŸeklinde sert bir cevap verme ihtiyacı duyması önemli bir geliÅŸmedir ve tepkilerin kaale alınacak derecede önemsendiÄŸini gösterir.
Görünen odur ki, ordunun devlet sistemi içindeki ayrıcalıklı ve yarı kudsi mevkii, önümüzdeki süreçte daha çok dikkat çekecek, yorumlanacak ve irdelenecektir. Bu gelişmeleri tehlike işareti saymanın sağlıksız bir tepki olduğunu düşünüyorum. Demokratik siyaset kültürünü hazmetmiş topluluklar, kesin inançlar dışında herşeyin içini açıp bakmayı, yönetim süreçlerinde şeffaflık aramayı, bütün yönetim süreçlerinde eleştiri haklarını kullanmayı bilen toplumlardır. Batı demokrasilerinde asker-sivil siyaset dengesi kendiliğinden oluşmadı; uzun uzadıya tafsil edilmesi gereken toplumsal ve siyasi çatışmalardan sonra kendi vâdisini buldu. Temennimiz, aynı acıları ve çatışmaları yaşamadan denge ve itidal noktasına varmakta herkesin basiret göstermesidir.
İlgili olabilecek yazılar:
- Farkında mıyız; Türkiye deÄŸiÅŸiyor OrtadoÄŸu’da bir ÅŸeyler deÄŸiÅŸiyor; statüko kımıldıyor. Daha önceleri iç savaÅŸlar,...
- Siyasi hayatta laikliğin yeri ve önemi hakkında bir belge Şeytan, şerrin sembolü. Bu demektir ki, bugünkü dünya şerrin cenderesinde...
- ‘Batı içindeki doÄŸu’ ve bilet meselesi Borrell meâlen demiÅŸ ki, “AB’ye katılmak için yaptığınız reformlar hayranlık...
- Sistem ve budalalık üzerine “Sistemler geçici olabilir fakat budalalık ölümsüzdür” J. Michelet Üç—beÅŸ günlük...
- Türk kılıcı, Türk meyve bıçağı! Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün seçimden önceki son bakanlar kurulu...
Ahmet Turan Alkan - 11 Eylül 2006
Kaynak: http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=25254
Bu yazıyı yazdırEğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.



