“Temiz tırnaklar ve törpülenmiÅŸ diÅŸlerle…”
“Büyük/BirleÅŸik Avrupa” idealinin öncesindeki AB, millî egemenlik-bağımsızlık-vatan-milliyetçilik gibi kavramları yeniden tanımlamaya zorluyor mu? Bizim bu kavramları yeniden tanımlama ihtiyacımız var mı? Yoksa bu durum Avrupa’nın bize yönelik bir dayatması mı veya mâruz kaldığımız bir tersköşe pozisyonu mu?
Egemenlik, bağımsızlık, vatan, milliyetçilik gibi kavramlar bizde hala soğuk savaş yıllarının stratejik mevziileri üzerinden tarif ediliyor ve elbette bu tarifler, AB bünyesinde aynı anlamları taşımıyor. Bu kavramları yeniden tarif etmeye mecbur olduğumuz düşünüyorum ama AB’ye girmek için değil; düşüncede ütopyadan realiteye yaklaşmak, kendimizi anlamak için. Doğrusu AB, umurumda bile değil.
Avrupa Birliği fikrinden/probleminden bağımsız olarak bahse konu kavramları kendi içimizde yeniden tanımlama ihtiyacı söz konusu mu? Öyle ise, yeni tanımlamaların yeni kriterleri ve yeni keyfiyeti neler olmalıdır?
Yeni kriter realitenin bizzat kendisidir; bağımsızlık kavramı dışarıdan tarif edilmiş bir ülkenin bağımsızlıktan söz etmesi komiktir. Milliyetçiliğin yeni anlamını aramadan evvel dönüp bakmalı; millet var mı? Teşekkül etmiş mi, niteliği nedir? Varsayım üzerine milliyetçilik yapıyoruz, gemi karaya oturunca geriye dönüp teşhisi kendimiz koymalıyız. Bu noktada AB bünyesinde bu kavramların nasıl tarif edildiği bizi ilgilendirmez ama batı dünyasınki sosyal bilimler birikimini kasdetmiyorum elbette.
AB’nin fikri doÄŸuÅŸu itibariyle, bir “Hristiyan Kulübü” olduÄŸuna dair elimizde kâfi miktarda malzeme mevcut. Ayrıca Büyük Avrupa fikri de eski bir fikir. Fakat son günlerde basında yer alan araÅŸtırmalar, Avrupalıların yüzde yirmilere varan bir kesiminin müslüman Türklerin AB’ye giriÅŸini desteklediÄŸinden söz ediliyor. Bunu Avrupa’nın kendi içinde bir dönüşüm olarak telâkkî edilebilir mi? Yoksa sizce AB hâlâ bir hıristiyan kulübü müdür?
Avrupa, bir Hristiyanlar kulübü olmazdan çok evvel bizim için, “postendüstriyel hayat tarzı ve onun kültürüâ€?nü yaÅŸayan, temsil eden bir totalitedir. Avrupalılar, AB ile çok eski bir rüyayı adım adım tahakkuk ettiriyorlar ve aynı zamanda rakipsiz kalmış ABD imparatorluÄŸuna alternatif bir demokratik imparatorluk tesis etmek istiyorlar; AB kurucularının zihni arkaplanında bile bir Amerika kompleksi olduÄŸunu sanıyorum. Balkanlar ve ortadoÄŸu köprüsü üzerindeki Türkiye’nin “temiz tırnaklar ve törpülenmiÅŸ diÅŸleri ileâ€?, yani batı için bir tehdid ideolojisi geliÅŸtiremeyecek derecede zayıflatılmış ve ehlileÅŸtirilmiÅŸ bir Türkiye’nin AB safında yer tutması, AB’nin eline ABD’ye karşı güçlendirir elbette. Fakat bu onların meselesi, bizim deÄŸil olmamalı. Dolayısıyla Avrupa’da kimlerin ne ölçüde Türkiye’nin AB’ne girmesini desteklediÄŸi beni ilgilendirmiyor; hiçbir Türk’ü de ilgilendirmemeli aslında
Türk toplumunda gerçek ve yükselen bir demokratikleÅŸme talebi olduÄŸuna inanıyor musunuz? AB’ye giriÅŸ, Türk toplumunun, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, yüksek hayat standardı gibi beklentilerine cevap verebilecek mi? Sizce Avrupa yeni hürriyet kapımız mı?
Bizde gerçekten tabandan yükselen bir demokratikleşme talebi olsaydı bunu hissederdik; hayır! Biz, canımız acıdığı zaman bağırıyoruz; demokratikleşme, başkalarının canı acıdığı zaman acıyı paylaşmak veya dindirmektir.
AB’ye girmiş olmaktan dolayı demokratik standartlar veya refah standartlarına kavuşacağımız yolundaki beklentiler, bence Türk toplumunun zaten kıt demokratik kültürünü dejenere etmekten başka hiçbir fayda sağlamaz. Efendisi tarafından ekmek ve su ile beslenen uşağın efendisine minnet duyması kendi içinde anlamlıdır ama Anadolu’da ekmeğini kendi gücüyle kazanmaya güvenip de kimse kız vermez. Bu bir uşaklık konformizmidir bence. Demokrasi herşey değil; demokrasi kimlik ve şahsiyet bahşetmez; bu gibi şeyleri demokrasiye vasıl olmadan evvel iyi muhafaza etmek lazım diye düşünüyorum.
Toplumun AB’ye ilgisi ağırlıklı olarak ekonomik gerekçelere dayanıyor, buna karşılık aydınların Ab muhalefeti ise fikri/ideolojik merkezli. Siz AB’ye muhalefetinizi açıkça yazan bir Türk münevveri olarak, muhafazakâr-milliyetçi kesimlerden, ayrıca bu kesimlerin gençlik teÅŸkilatlarından dahi AB’ye karşı bir tepki gelmemesini nasıl açıklıyorsunuz? Burada muhafazakâr aydınlar ile muhafazakâr kesimler arasında bir kopukluktan veya birbirini anlamamasından söz edebilir miyiz? Türkiye’de sol aydınlar uzun yıllarca halktan kopuk olmakla suçlanmÅŸtı. Benzeri bir hisse kapıldığınız oldu mu?
Ben uzun zamandan beri, bir topluluk adına düşünmek ve konuÅŸmak alışkanlığından vazgeçmeye çalışıyorum; kendi hatalarımı farketmeye ve düzeltmeye çalışmak zaten yeterince yoruyor beni. AÄŸabeyden, partiden, teÅŸkilattan fikir direktifi almadan aÄŸzını açamayan gençlik kesimlerine ne ilgim ne de sempatim var. Bu halktan kopukluk deÄŸil, “gerçekâ€?ten kopukluk, “benâ€?den kopukluk, ÅŸahsiyetten kopukluktur olsa olsa.
Fikri arayış serüveni esnasında halktan veya gençlikten veya bir başka topluluktan kopmak, ayrı düşmek gibi endişeler de beslemiyorum; gerçekte ne olup bitiyor sorusuna doğru dürüst cevap bulabilmek, birilerinin yanında durmaktan daha önemli. Bu arayışta belki hata yapabilirsiniz ama Allah affeder.
-?-


