“Kelimeler bedava, cümleler sebil…”
Türkçemizin geliÅŸim çizgisi içerisinde geldiÄŸi durumu nerede görüyorsunuz? Bilim dili olabilir mi? Gerçekten Türkçemiz “Bive-i Bâkirâ€? midir?
Türkçe’nin hâli bizimle beraberdir; bizden ayrı ve farklı bir Türkçe yok; Türkçe, varoluÅŸ seviyemizi idrak ettiÄŸimiz bir alan; biz ne kadar “varâ€? isek, Türkçe de o kadar “varâ€?. Zihnimizde, kalbimizde ve gönlümüzde ne türlü fezeyânlar hâsıl oldu ki Türkçe bu halleri ifâdede kısır kaldı? Türkçe’nin ilim dili olması, ilimdeki nasibimiz nisbetindedir. Frenkçedeki bazı tâbirlerin Türkçesini bulamadığımız için Türkçe’nin liyâkat ve kabiliyetinden şüphelenmeÄŸe hakkımız yok; ilim adamı varsa Türkçe de var. “Düşündüğüm ve farkettiÄŸim vakıaların Türkçede karşılığı yokâ€? bahânesiyle baÅŸka lisanlara göz koyanlar, evvela ilim adamı sıfatıyla ne kadar var olduklarını gözden geçirmek zorundadır.
Türkçe’nin âkıbeti korkarım Benî İsrail lisanının âkıbetine benzeyecek; eÄŸer yeteri kadar zamanımız ve ÅŸansımız varsa günün birinde birileri Türkçe’yi yeniden inşâ ve ihyâ edecek; bir asır önce konuÅŸtuÄŸumuz lisan, kendinden ve ezelî deÄŸerlerinden emin bir dünya milletinin lisanı idi; onu bir aÅŸiret lisanı derekesine indirmek için devlet eliyle tarihin az kaydettiÄŸi ÅŸenaatlere tevessül eden biziz. Kelimelerimizden, cümlelerimizden, isimlerimizden nefret ettik, fukara bir “Türkçe Esperantosuâ€? icad etmek için bir kaç neslin hâfızasını, insan kaynaklarını, emeÄŸini ve vaktini katlettik. Dilimizi sevmekte ve onu benimsemekte güçlük çekmemiz, kendi kimliÄŸimizle barışık olmadığımızı gösteren bir küçüklük alâmetidir.
Türkçe, bizim varoluÅŸumuzun zeminidir. Var olmaya karar verdiÄŸimiz zaman, onu Sphinx’in küllerinden yeniden doÄŸurmayı da baÅŸarabiliriz. Mesele Türkçe’de deÄŸil; bizde, “bizâ€? zamirinin içini dolduran veya eksik bırakan ÅŸeylerde…
“Genç Bir Åžair’e Mektuplarâ€?ında Rainer Maria Rilke ÅŸair adayı gence, “Kendinize sorun. Yazmadan yapabilecek miyim. Yapamayacaksanız, ÅŸairsiniz demektir… Yazmaya devam edinâ€? diyen Rilke ile yazmamayı çıldırmakla eÅŸ tutan yazarımızı bir noktada buluÅŸturup yeni heyecanlı yüreklere neler söylersiniz?
Rilke ile “yazmasam çıldıracaktımâ€? diyen yazarımızı buluÅŸtukları noktada rahatsız etmeyi nezâkete uygun bulmuyorum. EÄŸer marangozlukla, resimle, tabiat araÅŸtırmaları veya ayakkabı tamirciliÄŸi ile kendimi ifadeye imkân bulsaydım yazmazdım. Yazarlık, marangozluktan veya ayakkabı tamirciliÄŸinden daha az avadanlık gerektiren bir iÅŸ, hattâ bazen kağıda-kaleme bile hâcet kalmıyor ve en güzel tarafı ekip çalışmasına ihtiyaç duymadan kendi başınıza piÅŸirebileceÄŸiniz bir meÅŸgale. Kelimeler bedava, noktalama iÅŸaretleri sudan ucuz, cümleler sebil ve siz herkese aynı mesafede duran hava gibi toprak gibi harcıâlem ÅŸeylerle kendinize ait âlem kurabiliyorsunuz. Sözü uzatmanın gereÄŸi yok; yapabildiÄŸim en iyi ÅŸey yazmak. “Heyecanlı yüreklerâ€?e bir tavsiye: EÄŸer holding sahibi olmayı baÅŸarabilirlerse yazı iÅŸlerini pekâlâ erteleyebilirler; eminim ki daha mutlu olacaklardır.
Eh biraz da özel sorular…Halil Açıkgöz’ün “Cemil Meriç ile Sohbetlerâ€? kitabında “… traÅŸ olmamış, pijamalı bir Cemil Meriç…â€? samimiyetle anlatıyor üstadı. Evde Turan Alkan nasıl? Bir günü nasıl geçiyor? Veya yazarken Hugo gibi ilginç mekanlar mı seçersiniz?
Hayli zamandar beridir “çarşı, arkadaÅŸlar, sohbet, gezintiâ€? gibi vakıaları yavaÅŸ yavaÅŸ öldürmekle meÅŸgulüm; onlara ihanet etmekle feci surette yaralandığımı biliyorum. Hayatımı üç anafikir idare ediyor: Ev, Üniversite ve yazılar. EÅŸim, annem, oÄŸullarım, arkadaÅŸlarım, akrabalarım ve komÅŸularım hep birlikte kendilerini ihmâl ettiÄŸim hususunda ağız birliÄŸi ederek yanılıyorlar. Ben yanılıyor olamam çünkü onların varlığını hissetmesem bunu farkederdim.
Evde az konuşan, yalnız kalmayı tercih eden, meşgul edilmemeyi özleyen biri oluyorum. Çok zor değil, çok ve zor yazıyorum. Daha az yazmak, daha çok okumak ve çevremdeki insanlarla daha fazla ihtilâtta bulunmak gereğini seziyorum ama başaramıyorum. İptidai seviyede marangozluk işleriyle uğraşmak, siyah-beyaz yerli filim seyretmek ve uykudan önceki dakikaları heyecan verici kitaplarla bölüşmek beni dinlendiriyor. Yazmak için tek mekânım var: Çalışma odası. Ne yazık ki masamın, bilgisayarımın, kitaplarımın, sandalyemin yerini değiştirebilmek hürriyetinden bile mahrumum. Birkaç yıldan beri bir dizüstü bilgisayar edinebilmek için hayal kuruyorum. Daktilo ile aşna-fişne ederken bir mekâna bağlı kalmaksızın dilediğim yerde çalışabildiğim günleri hasretle yâdediyorum; Hugo’ya imreniyorum.
“Nostaljiâ€? sizde estetik bir güzellik kazanıyor. Bu kâh “Türkân Åžoray filmleriâ€?ni özlemde olsun kâh “Kırmızı kiremitli damların motöresine çekildiÄŸi üryan saatlerâ€?e… Hatta gizliden Ali Desidero’ya destek verdiÄŸinizi duydum. Halanızı da hayranlık derecesinde sevdiÄŸinizi “Halamın Romanı Niçin Yazılmadı?â€? yazınızdan biliyorum. “OkumuÅŸ Çocuklarâ€?dan ses çıkmadığına göre ne zaman yazılacak bu roman?
Nostalji kelimesini sevmiyorum ama hayatın hatırlanmaya ve mümkün olsa yeniden yaÅŸanmaya deÄŸer taraflarını hatırlatıyor; yaÅŸanmış güzelliklere sahip çıkmak insanî tecrübenin en latif aksâmından birisi ve tarih dediÄŸimiz o esrarengiz ve büyülü hayat sahasının yakın zamanları seyreden yüzü. Åžimdiki zamandan geçmiÅŸe ilticâ deÄŸil, ÅŸimdiki zamanı, hatırlanabilir ve ÅŸahsi tecrübelerden hareketle güzelleÅŸtirebilme ihtimâlinin kurcalanması. EstetiÄŸi inşâ eden benim kelimelerim deÄŸil, o kelimelerin hitab ettiÄŸi insanlarda esasen mevcut bulunan tecrübeye atıfta bulunmanın zenaatkârlığı belki de. İşte bu yüzden Türkân Åžoray, Adalet Cimcoz’un efsânevi telâffuzu ile konuÅŸtuÄŸu siyah-beyaz filimlerinde imâ ettiÄŸi güzelliklere bizim kadar sahip deÄŸildir; “güzeller gâfil olur!â€? ; temenni edelim ki Türkân hanım dahi birkaç defa denemesine raÄŸmen bir türlü ele geçiremediÄŸi Ali Desidero’suyla bir gün karşılaşıversin.
Galiba halamla, Türkân hanım hilkatte aynı beÅŸerî kumaÅŸtan idiler. Halam “bürükâ€?tü; namaz başörtüsü, mest-lastik, evrâd, mâni, türkü, ilâhi ve Nakşıbendî neş’esinin terkibi oldu. Türkân hanım hep “kostümâ€? kaldı; saçıyla, çehresiyle, kıyafetleri ve aksesuarlarıyla kendiyle bir türlü barışamayan bir hayatı sürüklüyor ÅŸimdi. O’nun arayıp durduÄŸunu, halam ve onun gibiler çoktan unutmuÅŸlardı bile. İkisinin hayat çizgilerindeki nadir kesiÅŸmeler ve galip uçurumlarda birkaç neslin romanı birden saklı duruyor. “OkumuÅŸ çocuklarâ€?dan hayır yok ve onlar da bu romanın -mekanik tâbiriyle- egzantrik millerinden birini teÅŸkil ediyorlar.
Galiba iÅŸ baÅŸa düşecek…
Size göre sanat nedir? Sanatın misyonu ne olmalıdır? Tarihi seyri içerisinde geldiği nokta neresidir?
Sanat hayatın yorumudur; onun içindeki güzellikleri farkedip sonra yeniden o güzellikleri hayatın dikkatine sunmaktır. Bu mânâda sanatın illâ ki dışa aksettirilmesi gerekmeyebilir. Sanatla insanın yaratılış gayesi arasında bir münasebet olmalı; sanat hayatı güzelleştirmeli ve ona anlam derinliği kazandırmalı. İnsan eşref mahlûk sıfatını, geçici olduğunu bildiği halde ve bu şuurla isbat etmeli. Çünkü bizi yaratan , bize bahşettiği nimetleri üzerimizde görmek ister; zannımca sanatın gayesi bu olsa gerektir.
Ali Çolak size hitaben; “Åžair olamamanın bütün ezikliÄŸini, hıncını düzyazıdan çıkarmaÄŸa çalışırlar. O zavallı paragraflar, talihsiz cümleler neler çeker onların elinden. Düzyazıyı öylesine iÅŸler, öyle ÅŸerbetlendirirler ki, paragrafların arasından ÅŸiir rayhaları yayılır gizliden gizliye… Ondan sonra deÄŸmeyin keyiflerine. Çalımlı çalımlı kalem oynatır, boyuna ÅŸiire nispet yaparlarâ€?
İlk ÅŸiirlerinizi takdim ettiÄŸiniz kadim dostunuz BeÅŸir AyvazoÄŸlu size “AhmetçiÄŸim, niçin nesirle uÄŸraÅŸmıyorsun?â€? dediÄŸi günden beri hiç ÅŸiir yazdınız mı? Yoksa gerçekten bunun acısını denemeden mi çıkarıyor sunuz?
Åžiir hilkatin sesi ve lisânın evc-i bâlâ derecesi; bizde “ÅŸiirle uÄŸraÅŸmakâ€? denince milletin aklına hemen oturup çalakalem ÅŸiir yazmak geliyor. Halbuki aslolan geniÅŸ anlamda ÅŸiiri farkedebilecek bir hassasiyete ve hassaya sahip olmaktır. “Åžairler ve ÅŸiir aleyhinedirâ€? baÅŸlıklı yazımdan ötürü bazıları adımı ÅŸiir düşmanına bile çıkardı. Belki bunda kendimce iyi ÅŸiir yazamamış olmanın verdiÄŸi bir gizli hıncın da payı vardır; BeÅŸir AyvazoÄŸlu, “bırak bu iÅŸleri AhmetçiÄŸimâ€? dediÄŸi günden beri ÅŸiir neÅŸretmedim ama birkaç ahbap arasında tamamen eÄŸlencelik makamında benim açımdan “teÅŸe’ürâ€? denilebilecek karatta ÅŸiirleÅŸmelerimiz oldu. Divan tarzı, koÅŸma veya serbest ÅŸiir tarzında ÅŸeylerdi; ÅŸiir taklitleriydi ve sadece taklid edebileceÄŸimi kendime ispat maksadıyla yazılmış ÅŸeylerdi. Ciddi mânâda ÅŸiirle uÄŸraÅŸmıyorum; haddimi biliyorum ve naçiz kanaatimce iyi taklit yapabiliyor olsam bile ortaya koyacağım ÅŸeylerin hakiki ÅŸiire dahletmek olacağını kestiriyorum. Ama Ali Çolak içimdeki ukdeyi doÄŸrusu iyi teÅŸhis etmiÅŸ. Åžiiri nesir tarzının içinde yakalayabilmek benim için büyük iddia olur ama öyle bir ÅŸeyin peÅŸinde olduÄŸumu biliyorum. Günün birinde belki…
Edebiyatın içerisinde denemenin yeri ve önemine dair neler söyleyebilirsiniz?
Evet, deneme “bana uyuyorâ€?. Kimselere birÅŸey isbat etmek külfetine katlanmaksızın, eÄŸri-doÄŸru, kendi türkümü söylebilmeme imkan tanıdığı için denemeyi seviyorum. Deneme, düşünce idmanı için en uygun alan ve en kâmil vesile. Hasbelkader ilim adamı kimliÄŸine bürünmüş olmamla denemeyi tercih etmem arasında gizli bir münasebet var. İlmî metodun zaman ve zahmet gerektiren meÅŸgalelerini bile bile ıskalamak hoÅŸuma gidiyor. Marifet diye zikretmiyorum ve “deneme ilme müreccahtırâ€? gibi bir telkinde bulunma densizliÄŸini de göstermemem. Edebiyat içinde denemenin yerini bana deÄŸil edebiyatçılara sormalısınız. Bu gibi sorular karşısında “tarihçiâ€? kimliÄŸime bürünüp “ben bu iÅŸten anlamamâ€? demek iÅŸime geliyor.
Türkçemize gerçekten büyük bir vukufunuz var? “Vukufâ€? fakiri bizlere bu vadide neler tavsiye edersiniz? (Yani “Çook, çook okuyunâ€?un dışında)
DoÄŸrusu bu iltifatınız taşıyamayacağım kadar ağır bir yük teÅŸkil ediyor. İltifatınızı bir “fâl-i hayrâ€?, bir hüsn-ü temenni addediyorum ve tazammun ettiÄŸi bütün menfi ve müsbet tedailerini gençliÄŸinize bağışlıyorum. Aynı ÅŸekilde sizin “vukuf fakiriâ€? olmanızı da reddetmeme müsaade etmelisiniz. “Çook çook okuyunâ€? dışında size neler tavsiye edebilirim: Mesela “daha çook çookâ€? okumanızı tavsiye etmek ilk aklıma gelen ÅŸey; Latife bir tarafa, yazmaya kararlı arkadaÅŸlar için kendi yazılarını tashih ve tenkidle iÅŸe baÅŸlamalarını tavsiye edebilirim zira kendi yanlışını gören, onu aÅŸmaya da ehil demektir. Kelimeler hâlâ bedava, kurabileceÄŸiniz milyarlarca farklı cümle yazıya geçmek için sizleri bekliyor. Åžiirle uÄŸraÅŸmalı ama ÅŸiir yazmamalı. Rilke’nin tarif ettiÄŸi noktaya gelmiÅŸ olmanız müstesnâdır elbette. Bizde vakitsiz uyanan ÅŸiir heyecanları nesri öldürüyor çünkü. Yazmakta gözü olmayanlar için söyleyebileceÄŸim tek ÅŸey, behemahal “ne aradıklarıâ€? konusunda fikir selâmetine varmış olmalarıdır, çünkü ne aradığını bilmeyen ne bulduÄŸunu da bilemez. İnsanlık izzetine en yaraÅŸan meÅŸgale “hakikati aramakâ€?tır. Hakikati arayanlar, muvaffak olamasalar da, zaman zaman yanılmış olsalar da hesap gününde kendilerini sigaya çeken “Merciâ€?e söyleyebilecek mânidar bir ÅŸeye sahip olacaklardır.
Yediveren dergisi / Ekim 1996



İşte, benim hasretini çektiğim Türkçe bu! Bir türlü bulamadığım
için, otuzbeş- kırk senedir kıvranmamın sebebi işte bu! Ne buyuruyor
çok kıymetli fikir adamımız:” Türkçe, bizim varoluÅŸumuzun zemidir.”
Allah, Ahmet Turan Alkan’dan razı olsun. Amin.