“Huz mâ safâ, dâmâ keder!”
Sayın Ahmet Turan Alkan, biyografiniz hakkında kısaca bilgi verir misiniz?
Hayat hikâyemi sıradan ve yavan bulmanız muhtemeldir; doğrusu 42 yıl sonra geriye dönüp baktığımda üçüncü şahsın dikkatine yarayacak ayrıntı bulmakta zorluk çekiyorum; 1954 Sivas doğumluyum, ilk ve orta tahsilimi burada tamamladım. Sonra Ankara’da SBF’li yıllar var. Fakültede bir yıl çaktım. 1979’da evlendim; 12 Eylül ihtilalinde, bir aylık askerdim. Dönüştü üç yıl serbest meslek icrası var (böylesi daha mehâbetli oluyor; aslında üç yıl muhasebeci yamaklığı ile imrar-ı vakt etmiştim). 1985’de memlekette adam kıtlığı çekilirken üniversiteye girdim. Hâlâ buradayım. Neresinden bakarsanız taşralı ve sıradan bir hayat benimki.
Sizi yazı yazmaya iten temel faktörler neler oldu? Yazma eylemi size ne tür tecrübeler kazandırdı?
Lisede kompozisyonum fena deÄŸildi; bunu, kompozisyon imtihanlarında, “ak akçe kara gün içindir vecizesini açıklayınızâ€? gibi beylik suallerin cevabında sıkılırken hissetmiÅŸtim. Yazı tecrübelerine 1974’de mahalli gazetelerde “makale döktürerekâ€? baÅŸladım. İsmimi matbaa harfleriyle basılmış görmek hoÅŸuma gitmiÅŸti. Bu iÅŸe devam etmekte nereden cesaret bulduÄŸumu sorarsanız, size ancak “diÄŸer yazarlardanâ€? cevabını verebilirim. En az onlar kadar iyi yazabileceÄŸimi hissettiÄŸim için devam ettim; gördüğüm muhakeme kusurları, Türkçe yanlışlıkları, peÅŸin fikrin mahkumiyeti altında ezilip büzülmelerden cesaret buldum. Yazmaya baÅŸlarken, “ben anamdan yazar olmak için doÄŸmuÅŸumâ€? fikrinde deÄŸildim; “bunlar yapıyorsa, ben âlâsını yaparımâ€? küstahlığı bilhassa âmil oldu. Günün birinde yazdığım ÅŸeylerin beÄŸenildiÄŸini farkedince ÅŸaşırdım; bence beÄŸenilecek kadar iyi deÄŸildi. O gün bu gündür aynı kanaati muhafaza ediyorum. İçimde daima adam kıtlığında yazarlık bostanına dalıp ortalığı kırıp döken, en azından yazar geçinen bir adamın gizli ezikliÄŸi, mahcubiyeti var. Sanki birilerini mütemadiyen aldatıyormuÅŸum gibi; maalesef Türkiye’nin fikri atmosferi, benim gibileri tedavülde tutacak kadar yufka. Yazarlığın bana kazandırdığı tecrübe iÅŸte bu. Sorularınıza cevap verirken bile sanki birilerinin hakkını gaspediyormuÅŸ gibi tedirginim. Ama doÄŸru yolda olduÄŸumu hissediyorum; bir gün doÄŸru düşünmenin ve güzel yazmanın sırrına eriÅŸeceÄŸimi ümid ediyorum, çünkü bu iÅŸi ciddiye alıyorum.
Yazarlık hayatınızın ve yaşadığınız şehrin özelliklerini yansıtan Altıncı Şehir isimli eseri yazmaya iten faktörler nelerdi?
Yazı hayatımın şöyle bir hikâyesi var; evvela sevdiÄŸim, beÄŸendiÄŸim, beni heyecanlandıran ÅŸeyler yazıyordum, yakın zamanlara doÄŸru yazmam gereken ÅŸeyler üzerinde daha fazla durmak zorunda kaldım. Altıncı Åžehir iÅŸte o mesud zamanların, saadetli mesailerin eseri; keyf için, ÅŸahsi keyf için yaçılmış yazılar. Bilirsiniz ki, en sıradan ve suskun insanların bile üzerinde saatlerce heyecanla konuÅŸabileceÄŸi birkaç mevzuu vardır. EÄŸer dikkatli ve sabırlı bir dinleyici iseniz, heyecanın ve kendini ifade ihtiyacının körüklediÄŸi bu sohbetlerden çok ÅŸey öğrenebilirsiniz. Altıncı Åžehir, içimdeki kelimeleri heyecanlandıran bir çerçeveydi. Evvela kendim için yazdım. DoÄŸrusu bu yazıların beÅŸ-on kiÅŸi haricinde kimseye aynı lezzeti farkettiremeyeceÄŸini düşünüyordum. Sonra BeÅŸir AyvazoÄŸlu okudu; kitap yapma fikrini o telkin etti; hatta Ötüken’e müsveddeleri BeÅŸir götürdü. Galiba bu yazıların kolay okunabilmesi, yazılışındaki teklifsizlikten kaynaklanıyor. Sonraları Altıncı Åžehir’ in insana yaklaÅŸan bir metin olduÄŸunu farkettim. Herkes kendine bir ÅŸey buldu: yaÅŸlılar, ev kadınları, gençler… Bu da beni heyecanlandırıyor. İnsanı bir yerinden tutabilmek, bunu bir vesile ile olsun baÅŸarabilmek güzel ÅŸey.
Kitabınıza Altıncı Şehir ismini koymayı niçin uygun gördünüz? Beş Şehir ve müellifinden etkilendiniz mi?
Yazıları kaleme alırken Tanpınar’a bir nazire veya zeyl yazmak gibi bir fikrim yoktu. Önceleri, ÅŸahsen beni çok eÄŸlendiren ve tatmin eden bir yazı macerasıydı. Kitaba isim ararken BeÅŸ Åžehir’e mütevazı bir zeylde bulunmak nüktesi doÄŸdu; biraz kıskançlık hissi de var tabii. Elbette Tanpınar merhumun o müthiÅŸ Türkçesinden ve yüksek üslubundan etkilenmemek mümkün deÄŸil ama Altıncı Åžehir, BeÅŸ Åžehir’in üslup tahakkümü altında ezilen bir metin sayılmaz. İsmen devamı gibi duruyorsa da çerçeve itibariyle daha farklı bir yapısı var. Ahmed Hamdi Bey saÄŸ olsa idi bu yazılara Altıncı Åžehir ismini vermeme herhalde itiraz etmezdi; “çocuk kendince birÅŸeyler yapmış ama en azından beni taklid etmemiÅŸâ€? diye düşünürdü sanıyorum.
Fikrî mânâda sizi etkileyen kitaplar ve yazarlar oldu mu? Bunlar içinde ismini verebileceğiniz biri var mı? İlk okuduğunuz eser ve ondan etkilendiğiniz bir bölümü hatırlıyor musunuz?
Beni elektrik çarpar gibi etkileyen Cemil Meriç oldu. Bu Ülke’yi 74′de okudum. O günkü ÅŸartlar itibariyle sokaklarda kavgaya tutuÅŸan gençlerin en azından yarısını etkileyen fikirleri yeniden gözden geçirmeme sebep olan o cümle; “İzm’ler idrâkimize giydirilmiÅŸ deli gömlekleri…” Bu cümle çok sarsıcı, çok berhevâ edici bir ÅŸeydi. Bu Ülke’yi okuyuÅŸum adeta çölün yaÄŸmuru emmesi gibiydi. En önce okuduÄŸum kitap herhalde ya Tommiks’tir, veya Teksas; İlkokul-ortaokul arası müthiÅŸ bir kitap okuma sevgisinden ziyade kitapla birlikte olma, kitabı yaÅŸama, hatta kitap yeme diyebileceÄŸim bir hal yaÅŸadım. O dönemde ne bulduysam özel kütüphanelerde, halk kütüphanelerinde, kitapçılarda süngerin suyu emdiÄŸi gibi ne tür kitap bulduysam okudum.
Yazdığınız günlük makalelerde, kitaplarınızda Osmanlıca kelimeleri gündelik kelimelerle birlikte çok düzenli kullandığınız görülüyor. Böyle yazma kabiliyetini nasıl kazandınız? Bu konuda size yol gösteren oldu mu?
Bizim nesil okuma-yazma öğrenirken Türkçe, trajik bir kavşaktan geçiyordu; bir yanda Türkçe’ye rönesans yaşatan, son Osmanlı-ilk Cumhuriyet kuşağı yazarlarından alınmış okuma parçaları hayat Bilgisi kitabımızı süslüyordu. Gazetelerde, dergilerde Burhan Felek’ler, Falih Rıfkı’lar, Şevket Rado’lar, Yakup Kadri’ler, Orhan Seyfi’ler, Yusuf Ziya’lar, Refii Cevad beyleri okuma şansımız vardı. Ayrıca Türkçe’yi çok iyi ve sanatkârane tasarruf eden bir mütercimler neslinin eserleri arasına doğduk. 65’lerde dil tasfiyecileri devleti arkalarına alarak yeniden atağa geçtiler ki bu tam bir trajediydi. O günlerde tabii bir insiyakle özleşme taraftarlarına karşı direndim; zira daha önce dimağım Türkçe’nin son rönesansını inşa eden bir neslin zevkiyle biçimlenmişti belki de. Yazarken Osmanlıca diye tabir ettiğiniz kelimeleri, bir terkip yapmak iddiasıyla değil, ihtiyaç duyduğum için, öyle düşünebildiğim için kullanıyorum. Bu bir kabiliyet değil elbette, sadece alışkanlık halini kazanmış bir dikkat belki. Eski lisana hakim olmak, bizim nesil için bile o kadar kolay değil; hâlâ gramer hatalarına, belâgat hatalarına düştüğüm oluyor. Eski Türkçe- Öztürkçe diye bir dâvâm yok; ben Türkçe’nin yanındayım, anadilime tutunuyorum, onu seviyorum ve bildiğim gibi, anladığım gibi, tasarruf edebildiğim gibi seviyorum.
Kitaplarınız tek yönde konular ihtiva etmediÄŸi gibi aynı kitap içinde birbiriyle iliÅŸkisi olmayan konuları da iÅŸlediÄŸiniz görülüyor. Yazarın “Ne ararsan bulunur derde devadan gayrı” sözüne denk düşer bir yapı arz etmekte. Bu düzenlemeyi bilerek mi yapıyorsunuz?
Evvela samimi bir itirafta bulunmalıyım; sizde zerzevat dükkanı intibaı uyandıran o çeÅŸitlilik, yazıların farklı zamanlarda ve farklı yerlerde birbirinden müstakilen kaleme alınmış olmasından doÄŸuyor. “Ne ararsan bulunurâ€? tesbitinize katılmasam bile bahsettiÄŸiniz kitapların “Türkçeâ€? ve “Türkiyeâ€? gibi iki ana baÅŸlık etrafında özetlenebileceÄŸini söyleyebilirim. Bunun haricinde herÅŸeyden anlamak ve bütün meseleleri halletmek gibi bir iddia taşımıyorum. Esasen teslim edersiniz ki bu yazılar, ilmi te’lif olmaktan ziyade düşünce temrinleri, fikir yürütme denemelerinden ibarettir. Birileri çıkıp onlara ilmi kıymet atfederse memnun olurum ama aksini iddia ederse fazla üzülmem. Ali Desidero’nun tâbiriyle “deneme bana uyuyorâ€?. Çok rahat hareket edebilme, esnek düşünebilme, ihtimalleri kurcalama, şüpheleri tahrik etme imkanı var denemede; yazıya ilim adamı sıfatıyla imza atıp kendimi dar cenderelere sokmak istemem. Bir mânâda kendim için ÅŸarkı söylüyorum ve beni ilgilendiren, heyecanlandıran ÅŸeylerden bahsediyorum. El-cevap: “Huz mâ safâ, dâ mâ keder!”
Türkiye’de en çok tartışılan ve en az da anlaşılan lâiklik konusuna da deÄŸiniyorsunuz. Lâikler ve karşıtları bu kavramı kendi aralarında bir vuruÅŸma tahtası olarak görüyorlar gibi izah ediyorsunuz. Fransız İhtilalinden sonra ortaya çıkan kendi ÅŸartlarında oluÅŸan bu kavramı toplumun İslâmî kimliÄŸi gözönüne alınmaksızın yetmiÅŸ yıldır da Türkiye’de iÄŸreti bir görünüm arz eden bu kavramı siz nasıl deÄŸerlendiriyorsunuz?
Türkçede bir kavramın gerçek manasından çok toplumda yarattığı kavga potansiyeli önemseniyor. Türkiye’deki lâikçiler lâiklik kavramını İslâmî düşünceyi baskı altına alacak, Müslümanları hizaya getirecek bir araç gibi görüyorlar. Buna karşılık Müslümanlar da bu kavramı lâikçilere duydukları güvensizliÄŸin sembolü gibi deÄŸerlendiriyorlar. Böylelikle lâiklik birbirini anlamak ve tanımak hususunda samimî bir niyet taşımayan tarafların muharebe meydanı hâline geliyor. Halbuki kitapta tarif edildiÄŸi biçimde lâiklik Türkiye’de câri olsa ne olurdu sorusunun karşılığını hiç kimse merak etmiyor. Ben bu sorunun karşılığını merak ediyorum. Bu karşılığı ile laiklik kavramı beni ürkütmüyor. bu hususta bitip tükenmez tartışmalara girmekten ziyade laikliÄŸin kitabi tarifiyle tatbik edilmesini tercih ederim. En azından ÅŸahsî kanaatim lâikliÄŸin Türkiye için en azından rasyonel bir tartışma zemini zuhur edinceye kadar pekâlâ geçerli bir model teÅŸkil edebileceÄŸidir.
Siz İran’la Türkiye arasında tarihî bir çatışmanın geçmiÅŸten zamanımıza kadar mütemâdiyen var olduÄŸunu Osmanlıların da Batı’ya sefere çıkarken DoÄŸu’yu (İran’ı) hizaya getirdikten sonra çıktığını belirtiyorsunuz. Ancak, İran’ı bilhassa deÄŸerlendirirken 1979 büyük İslâm devrimi dikkate alıyor musunuz?
“Tarihi olanâ€?la, “dinî olanâ€?ı birbirine karıştırmamak, bir sosyal ilimcinin baÅŸta gelen vazifesidir. Din müteal bir deÄŸerdir; tabiri yanlış anlamazsanız bir nevi teoridir. Tarih, “dinâ€?in uygulama alanlarını da içine alan çok kapsamlı bir disiplindir. Sualinize esas olan ibare aynen şöyle; “…her batı seferinde Osmanlı doÄŸu hududundan emin olmak isterdi ve doÄŸu sınırındaki istikrarsızlık, batıya yönelik tasavvurlarını zaafa uÄŸratıp durmuÅŸtu. Bugünün İslam ihtilali ihracatçısı İran. dün de Osmanlı siyasetinin amansız muhasımlarından biriydiâ€?. Dikkat edilirse burada “tarihiâ€? bir hadiseden bahsedilmekte ve -doÄŸru yanlış-, tarihle ilgili bir muhakeme yürütülmektedir; “dinâ€?le ilgili deÄŸil. 1979’da, sizin tabirinizle “büyük İslâm devrimiâ€? yapmış olan İran, eÄŸer Osmanlı’nın celâdet asırlarında doÄŸu hudutlarında mütemadiyen problem çıkarmış olmasaydı, benim kanaatime göre İslâm’a daha büyük hizmet etmiÅŸ olurdu. Ayrıca, -sorduÄŸunuz için söylüyorum- , İran’da 1979 yılında vukubulan ihtilalin, ne İslâm tarihinde çığır açıcı bir ihtilal olduÄŸunu kanaatinde deÄŸilim. Bu iktidar deÄŸiÅŸikliÄŸine “büyük İslâm ihtilaliâ€? ismini hediye etmenizdeki cömertliÄŸe katılmıyorum. Velev ki, benim ölçülerime göre İran, hakikaten büyük bir İslâm ihtilali gerçekleÅŸtirmiÅŸ olsa idi bile, bu durum, onun tarihteki zaaflarını setretmeyi mazur göstermezdi. Biz tarihçiler, tarihe bugünü aklamak için deÄŸil, geçmiÅŸte neler olup bittiÄŸini anlamak için eÄŸiliriz.
“Yerlilik”ten ne anlıyorsunuz? Türkiye’yi ne zamandır yerliler yönetiyor veya yönetmiyor? Bu kavramın bizden kopardığı ÅŸeyler nelerdir?
“Yerliâ€?, coÄŸrafi bütünlük ÅŸuuruna sahip bir insandır; dâvâsı parçaya deÄŸil, bütüne dairdir, o bütünün tarihi zaman içindeki devamlılığını ve yaÅŸama enerjisini temessül etmiÅŸtir; “yabancıâ€?ya karşı iptidai bir korunma refleksi ile kendi kabuÄŸu içine büzülmek yerine onu tanımaya, anlamaya ve bu yolla onu bir mânâda fethetmeÄŸe (yani açmaya) alışkındır. “Yerliâ€?nin konuÅŸtuÄŸu lisan, devamlılık haysiyetine sahip bir lugâte istinad eder ve bu lisan, “yerliâ€?ye dair bütün mânevi deÄŸerleri, kültür ÅŸifrelerini, medenî müesseseleri tarif ve muhafaza eder. Problem Türkiye’yi “yerliâ€?lerin idare edip etmediÄŸinde yatmıyor, esasen “yerliâ€? mevzilerde durması gerekenlerin ecnebi gibi davranmasında asıl mesele. Türkiye ağır bir rasyonalite krizi içinde ve bu buhran “yerliâ€? olması gereken dimaÄŸlarda da tahribat yapmış durumda.
İbrahim Özkan / Yeni Şafak- 1996
-
http://ahmetturanalkan.net sefa
-
http://ahmetturanalkan.net sefa


