“Hürmet, hasede mani deÄŸil”
Åžeyh Galip Osmanlının en çalkantılı döneminde; ‘ Gül ateÅŸ gülbün ateÅŸ gülÅŸen ateÅŸ cuybar ateÅŸ / Semender-tıynetan-ı aÅŸka bestir lalezar ateş’ derken, Halide Edip varlıkla yokluk verilen ateÅŸli mücadele ‘Türkün AteÅŸle İmtihanı’ olarak nitelemiÅŸti. Buna karşılık siz ‘AteÅŸ Tecrübeleri’ demeyi makbul saymışsınız. AllahaÅŸkına Ahmet Bey nedir bu ateÅŸle olan serencamımız? (AteÅŸ Tecrübeleri ile hemhal oluÅŸumuzun sebepleri, bu ateÅŸin körüklenmesi ve kaynakları…)
Dünya tarihinin Türkler için özel bir parantez açtığını iddia edecek deÄŸilim; biz de insanlığın müşterek hikâyesinin bir cüzüyüz. Tarihe milliyetçi bir nokta-i nazardan bakmak, insanda zamanla millet merkezli bir paranoyanın filizlenmesine yol açıyor. Tarihin ateÅŸle imtihan ettiÄŸi tek medeniyet biz deÄŸiliz; insanlığın ortak hikâyesine dikkatle eÄŸilince, dünya tarihi boyunca bizden baÅŸka “bahtsız ve karayazılıâ€? topluluklara da tesadüf ediyoruz. Bu mânâda özel bir parantezde deÄŸiliz ama özel bir jeostratejik mevkiide bulunduÄŸumuz su götürmez. Bugün hükümran olduÄŸumuz coÄŸrafya, bir asır öncesine nisbetle devede kulak kabilindedir. Ecdâdımız bu coÄŸrafyayı nevi ÅŸahsına mahsus bir misyon ve idare mekanizmasıyla kontrol etti ve korudu. Bu misyon, ÅŸekil itibariyle kabzesi Kırım’a, Kafkasya’ya, Basra körfezine, Hicaz’a, Kuzey Afrika’ya yaslanırken namlusu orta Avrupa’yı iÅŸaretleyen bir hançere benzetilebilir. Bu, uÄŸrunda yaÅŸamaya ve ölmeye deÄŸecek irtifâda bir varoluÅŸ biçimiydi. Vaktiyle Osmanlı-Türk medeniyeti, namlunun ucundakileri ateÅŸ imtihanına tâbi tuttu ve onlar kendi tabiatlerine uygun bir cevap vererek bizim misyonumuzu battal hale getirdiler. Åžimdi onlar bizi ateÅŸle imtihan ediyor. Yarası çabuk kapansa da vücudun kesilen uzuvlarını beyin uzun zaman unutamazmış. Bizim ateÅŸ tecrübemiz iki kere hicrân içindedir: bünyemiz, misâk-ı milli hudutlarının her yerinden sancıyor; mâşeri ÅŸuurumuz varoluÅŸunun yâni misyonunun battal edildiÄŸi yerden zonklayıp duruyor. Devede kulak kabilinden de olsa hâlâ varız ve buradayız; ama burada ‘varolmanın’ bedeli de ateÅŸle her daim yüzgöz olmaktır.
Galib Dede’ nin “ateÅŸâ€? redifli bu gazelini İstanbul’u kasıp kavuran yangından sonra yazdığı rivayet olunur. Halide Hanım’ın da AteÅŸten Gömlek’i bizzat kendisinin giydiÄŸini biliyoruz. Siz ateÅŸi nasıl tecrübe ettiniz?
Benim ÅŸahsi tecrübem hiçbir romanesk unsur taşımıyor: Ne hapishanede yattım ne iÅŸkence gördüm ne de iÅŸimden atıldım. Bu mânâda beni sistemin uslu çocuklarından biri sayabilirsiniz. Talebelik yıllarımda ‘sehven’ döğmeye kalkıştığım bir sivil polisin sırtıma indirdiÄŸi iki yumruk haricinde devlet bana hep müşfik davranmıştır. Benimki, -yattığı yer cennet olsun- Cemil Meriç’in tâbiriyle “rüyâda taaÅŸÅŸukâ€?, rüyâda yâni zihnin kaypak satıhlarında olup bitti herÅŸey. Gündelik gazeteye ilaveten tarih okuyan ve bu iki satıhta olup biteni birbirine raptetmeye çalışan herkes, en azından benim kadar kendisini ateÅŸ tecrübesinin bir aktörü gibi hissedecektir.
Ehl-i hal, ehl-i ateÅŸ (deÄŸil) misiniz?
Ben zihnî muaÅŸakayı severim; Ehl-i hâl lâfzıyla murad ettiÄŸiniz ağır aktivitelerin adamı olamadım hiç. Cevabım menfî! Memleketi bilfiil kurtarmaya kalkıştığımız günlerde “operasyonâ€? tasarlayan arkadaÅŸlara da ikazda bulunurdum hep: â€?Benim yanımda sır kabilinden ÅŸeyler konuÅŸmayın; polisin ilk tokadında herÅŸeyi anlatırımâ€? derdim. Cevabım menfî ama, kasdettiÄŸiniz kavramları ÅŸahsiyetinde âbideleÅŸtiren nesildaÅŸlarımla aynı zamanı paylaÅŸtım. Bence bu da birÅŸeydir…
Kitabınızın ismi için;� Ateş Tecrübeleri yerine pekala Ateşle Muakaşa’da diyebilirdik� diyorsunuz. Aşkın ateşli bir yanı olduğu malum ama, ateşle muakaşanın manası ne ola ki? Yoksa mazoşist mi olduğumuzu düşünüyorsunuz?
Kısmen… bir kere klasik edebiyatımız ‘aÅŸk ateÅŸi’nde yanıp kavrulmanın ne kadar leziz bir ÅŸey olduÄŸu hakkında zengin malzeme veriyor. DiÄŸer taraftan kısmen mazoÅŸist olduÄŸumuz meselesini de tartışmaya deÄŸer buluyorum: Aksi varid olsaydı, sadece komplo teorisi ve milli paranoya üreterek geçinen bir sürü yazar, çizer, fikir adamı ve siyasetçinin bugün iÅŸporta sektöründe bulunmaları icab ederdi. AteÅŸle muaÅŸaka etmeyi seviyoruz çünkü bu, bizim irrasyonel tabiatımızdan kaynaklanıyor; vakıaları kendi gücümüzle göğüsleyemediÄŸimiz anda irrasyonel davranıyoruz ve hayrettir çoÄŸu zaman iÅŸe yarıyor.
Tecrübelerin ateÅŸi üslubunuza da yansıyor. Yakıcı,kıvrak, hatta ironiyi elden bırakmamak kaydıyla provokatif bir üslubunuz var. “Üslub-u beyan ayniyle insanâ€? fehvasınca nasıl bir insansınız?
Bunlar, duymaya alışık olduÄŸum iltifatlar deÄŸil; birkaç kere daha tekrarlanırsa ciddiye alabilirim . Üslûbun, ÅŸahsiyetten çok ÅŸey temsil ettiÄŸi hakikat. Olmadık yerde espri yapmak huyundan ötürü müşkül anlar geçirdiÄŸim oldu ama bu yaptığımız iÅŸin tabiatından kaynaklanıyor: Türkiye’de olup biteni anlamaya ve anlatmaya çalışırken mizaha bulaÅŸmamak mümkün deÄŸil. İşi hep âbus bir ciddiyet nokta-i nazarından izaha kalkışanlar dahi cümleten yaÅŸadığımız o büyük mizâhî illüzyonun bir parçası haline geliveriyor. Ama insanların karşısına hep nesirle çıkmanın çok yanıltıcı bir tarafı var: İşçiliÄŸim fena olmadığı için âlelâde ÅŸeyleri, sanki fikri hamûlesi olan ÅŸeyler gibi takdime muvaffak oluyorum. Yazdıkdan sonra yakın dostlarıma okuttuÄŸumda, “vay canına, amma esaslı ÅŸeyler döktürmüşümâ€? diye kendimle dalga geçmeden edemiyorum. İyi, hoÅŸ fakat bu iÅŸin tehlikeli bir tarafı var; sizi hep yazılarınızdan tanıyan okuyucu nazarında zamanla ciddi bir fikir adamı gibi deÄŸerlendirmelere konu olabiliyorsunuz. Böyle görünmekten ÅŸikâyetim yok ama bu iÅŸin vebâli ve mesuliyeti çok fazla; Bizden öncekilerin eserlerini ve mesaisini hatırladıkça kendimi ÅŸarlatan gibi hissettiÄŸim oluyor. Bu yüzden mesleÄŸin ‘püf noktası’ çakılmasın diye televizyon mülakatlarından köşe bucak kaçıyorum.
Nasıl bir insanım? Uzaktan tanıyanlar kasıntı olduÄŸumu söylüyorlar. Bu fikri tekzib etmek için çırpınacak hâlim yok ama hakettiÄŸinden daha fazlası gibi görünen bir adam olmaktan dehÅŸete kapılıyorum Kendimi aldatmaya belki hakkım var ama baÅŸkalarını asla…
Bu arada ‘provokatif üslûp’ tâbirini iltifat olarak kabul etsem herhalde iyi olacak; vaktiyle hakkımda düzenlenen bir ‘mahrem vesika’yı okuma fırsatı bulmuÅŸtum; orada da buna benzeyen bir tâbir vardı; neydi… ‘dirijan’dı gâliba. Bu adama dikkat edin, dirijanlık eder filan gibi birÅŸeyler yazmışlardı; mânâsı bilmesem de hoÅŸuma gittiÄŸini itiraf etmeliyim.
Bir ehl-i kalem olarak, Ehl-i dil olamamanın acısını mı çıkarıyorsunuz? (Lütfen aksi beyanda bulunmayın, şairlere ve hatiplere -edipleri unutmuş değilim- duyduğunuz haseti kendiniz itiraf etmiş bulunmaktasınız.)
Elbette, tam isâbet! İşi hakkıyla icrâ eden bütün sanat erbâbına bitmez-tükenmez hasetlerim var. Zihnî seviyesine ve kabiliyetine zihnen ve kalemle nüfûz edemediğim herkese haset etmek benim en tabii hakkımdır. Lâkin bu mânâda bükemediğim bileği kemâl-i tâzimle öpmekten kaçınmam. Hürmet etmek, haset etmeğe mâni değildir çünkü.
Muhayyileniz ile kaleminiz arasında geliştirdiğiniz güçlü bağ nasıl oluştu?
Tabii ki taklit insiyakiyle; taklit, bilinenin aksine iyi bir öğrenme usûlüdür. Birini, birilerini, bir şeyleri taklit edebildikten sonra onlardan farklılığınızı ibraz etmek güç değil. Hayatım boyunca en iyi yapabildiğim şey bu oldu.
Hayatı sürekli kurgular mısınız? Kendi hayatınızın ihtiyarınız dışında kurgulandığını farkettiğinizde neler hissedersiniz?
Hayata karşı pratik bir teslimiyetim var; deÄŸiÅŸtiremeyeceÄŸim ÅŸeyleri kabul ederim ama hayatı, mâziden geleceÄŸe doÄŸru uzanan bütünlüğü içinde zihnen kurgulamak dayanılmaz bir lezzet. “İhtiyârâ€?a gelince elbette “el hükm-i l’illahâ€? lâkin tâbi olmayı herkes gibi ben de sevmiyorum. En büyük lüksüm, vaktimi tasarruf meselesinde yakınlarımdan ve dostlarımdan gördüğüm müsamahâdır; beni galiba biraz antisosyal buluyorlar ama bugüne kadar hiçbirisini bu yüzden küstürmedim.İdare edip gidiyoruz yani..
“Türkçe’yi Ahmet HaÅŸim’lerin, Refik Halit’lerin, Tanpınar’ların bıraktığı noktada yakalamış bir deneme yazarı’ olarak tavsif ediliyorsunuz. Sizin ise kendinizi mütevazı bir Türkçe işçisi olarak tavsif ettiÄŸinizi biliyorum. Peki bu gariban! mütevazı! Türkçe’yi nasıl tavsif ediyorsunuz?
Bu tavsifler, kendimi bir kalpazan gibi hissetmeme yol açıyor. Aşırı mahviyetkârlığın neticede riyâya gittiğini biliyorum ama kendi nefsimi ‘sakın inanma Ahmet, onlar kim sen kim’ diye azarlamadan edemiyorum. Eslâf’ın hayranlık uyandırıcı bir birikimi vardı. Onlara nisbetle benim gibilerin temâyüz etmesi, Türkçe’nin şu gün içinde bulunduğu müthiş irtiâ kaybına uğramasıyla izah edilmelidir. Az buçuk cümle kurmayı biliyorum ya; mesela ulemâ beyninde yapı, mânâ ve imlâ itibariyle mûnis bir cümle kurmayı başaramayan nicelerini gördükçe benim gibiler kıymete biniyor. Bu çok vahim bir yanlış; benim meziyetimi değil, heyet-i umumiyemizin mezelletini işaret ediyor.
“Sivas simalarında yükselen bir yıldızâ€? nam-ı deÄŸerinizle, Merkez-Periferi, İstanbul-TaÅŸra iliÅŸkisini nasıl deÄŸerlendiriyorsunuz?
Bu sualinizin medhal kısmına ancak hasbî bir “estaÄŸfurullahâ€?la cevap verebilirim. İstanbul-TaÅŸra iliÅŸkisine gelince bu vâdide söylenecek çok ÅŸey var: Rumeli’ni kaybettikten sonra bizim devletimizin her mânâda dengesi alt-üst oldu. Cihan harbinde sadece toprak deÄŸil, İstanbul’un iÅŸtihasını gemleyecek kültür ve irfan mahfellerini de kaybettik: BaÄŸdat, Åžam, Medine, Kahire, Beyrut, Selânik, Filibe, Üsküp vesaire Devlet-i aliyye’yi mânen besleyen ve destekleyen küçük câzibe merkezleri idi. Åžimdi tek böbrekle idare etmeye çalışan bir bünye haline geldik. İstanbul’u doyurmak kolay deÄŸil; İstanbul, taÅŸranın ışıklarıyla aydınlanan sevgili vâlidemizdir artık. CoÄŸrafyanın mantığını kaybettikten sonra kültür-coÄŸrafya münasebetlerini deÄŸerlendirebilmek bile artık kolay deÄŸil.
Denemelerinizin zihni omurgasını Türkiye’nin teşkil ettiğini belirtiyorsunuz, (günümüzde) Türkiye’nin zihni omurgasını teşkil eden nedir?
Varolmak endişesi; varlığını korumak ve devam ettirmek kaygısı. Bu mânâda hepimiz birer Jöntürk’üz. Bu memleketin akıldâneleri üç asırdan beri ‘n’olacak bu memleketin hâli?’ sualine cevap aramakla meşgul.
‘Erol Güngör’den Cemil Meriç’e, Kemal Tahir’den Sabri Ülgener’e, Atilla İlhan’dan Halil İnalcık’a kadar mümtaz aydınlarımızın ortak vasfı, işlerini, Türkçe’yi ve Türkiye’yi ciddiye almaktır’ diyor ve Sakallı Celal Bey’den mülhem Cumhuriyet ilanından sonra ciddiyet ilan ediyorsunuz. Ciddiyet ilanınız ne kadar ciddi?
KeÅŸke benim neslimin Türkiye’de ciddiyet ilan etmeye yetecek derecede tâkat ve havlimiz bulunsaydı; bunun gerekliliÄŸini hissettirebilsek dahi neslen vazifemizi yapmış sayılırız. Türkiye’nin mütemadiyen ateÅŸ tecrübeleri geçirmesi, ateÅŸle muaÅŸakada bulunması, kendi hakikatine teslim olacak vâdeyi geciktirip duruyor. Sık sık irrasyonele, absürde, mizaha ve aykırılığa râm olmamızın sebebi iÅŸte bu. Hani boksörün birisi maçta boyuna dayak yiyormuÅŸ. Raund biter bitmez külçe gibi köşesine dar düşüyor tabii. Antrenörü diyor ki, ‘harika döğüşüyorsun, herifin pestilini çıkardın, aman dayan, maç bizim’. Her raundda bir araba dayak yiyen boksörün ÅŸuuru bulanmış, antrenörün yakasına sarılıyor; “tamam hoca anladık, herifi eÅŸek sudan gelene kadar dövüyorum ama bu arada kamyonun biri bana çarpıp çarpıp kaçıyor. Åžunun plakasını al da maçtan sonra trafiÄŸe ÅŸikayet edelim bâriâ€?. İşte biz hâlâ kamyonun plakasını almak derdindeyiz; bizi kimin döğdüğünü tam teÅŸhis etsek, belki maçı kazanma ÅŸansımız da olacak ama kamyonu muhatap kabul edersek iÅŸin ciddiyeti kalmıyor; iÅŸ fıkra haline geliyor, ister aÄŸla, ister gül. Bizim ciddiyet ilânımız son derece ciddi ; bir de ciddiye alanı bulsak iÅŸ tamam…
Ateş Tecrübeleri’nde zaman zaman karamsar, zaman zaman da iyimser olduğunuzu müşahede ediyoruz. Bu gel-git’lerin esbab-ı mucibesi nedir? Med-cezir manzaralarında son durum nedir?
Zaman zaman dayak yemekten ötürü bulanan zihnimiz kısmi aydınlık devreleri geçiriyor; o zaman ümitleniyorum. Türkiye’nin bütün problemlerini, hiç kimseye ihâle etmeden sadece kendi gücüne istinad ederek çözebileceğini görüyorum; her mevsim Akdeniz oluyor; bulutların arasında ciddiyet ve hakikat gülümsüyor. Lâkin bunun bedeli ağır; hakikatin bedelini ödemeye hâlâ hazır değiliz, işin ucunda en azından helâk olurcasına çalışmak var; işi erbâbına teslim etmek var; ‘helâl’ kavramını yeniden fethetmek var, cesâret var; mükteseb hakka tâlip olmak var. Ağır iş tabii, tez zamanda kendi hakikatimizden vazgeçip müştereken yaşamaktan hiç de müşteki olmadığımız illüzyona avdet ediyoruz.
‘Son durum’ kesif bir illüzyon bulutu içinde seyrettiğimiz merkezindedir. Bizi helâk olmaktan üç unsur muhafaza ediyor: El’an yerin altında bulunan ecdâdın pâk ve münezzeh ruhâniyeti, el’an aramızda bulunan ve berhayât olan gizli toplum kahramanları ve neslimizden zuhûr etmesi muhtemel mâsumların hayat hakkı. Ciddiyet ilânıyla onların yükünü hafifletebiliriz diye düşünüyorum.
Eyüp Can /Zaman -?-


