“EkmeÄŸini çalıyoruz; hamdediyor, izzetini lekeliyoruz; sabrediyor”

Sivas’ta durmakta niçin israr ediyorsunuz?

Bu sorunun ardındaki o bastırılamaz merakı anlamaya çalışarak size mâkul bir cevap verebilirim belki; bu soruya bir hayli muhatap kaldığım için kendimi zaman zaman “zindandan veya bataklıktan çıkmamakta inad eden� aykırı biri gibi hissetmeye başladım. Halbuki Sivas’ta mukim oluşumun kolayca anlaşılabilir bir sebebi var, çünkü bu şehirde “mukîm� kalabiliyorum ve üstelik bu ikâmet düzenimi değiştokuş edebileceğim parlaklıkta bir vesile ile henüz karşılaşmadım. Tercihim kahramanca değil; aksine konformist bir izahı var. Taşralı zamanların durgun sularında kağıttan kayık yüzdürmek de işin cabası.

Anadolu siyasi bir merkez olarak Ankara’ya, kültürel merkez olarak İstanbul’a nasıl bakıyor?

Beni bu sualle Anadolu’nun sözcüsü olmak gibi bir şerefle taltif ediyorsunuz ama ben bu suale Anadolu adına değil, şahsım adına cevap vermeyi tercih ederim; esasen işgal ettiğim konformist mevkii, bu hususta bana sadece kendi adıma konuşmayı emrediyor.

Ankara, Cumhuriyet idealinin ve ruhunun tecessüm ettiği bir şehirdir ve ister istemez oradan sâdır olan bütün saçmalıkları, bir kaşık sularda köpürtülen sahte krizleri, milletle devlet arasındaki mesafeyi sabote eden “prehistorik� tahakküm tavırlarını, “avangarde�lık gösterisi uğruna düşülen hacâleti ve en nihayet onlarca seneden beri bir işçi emeklisi basireti ile pekâlâ denkleştirilebilecek iken iki yakası kasden bir araya getirilmeyen bütçe açığı skandallarını, sistemin ve rejimin hatâ hanesine geçirmek zorunda kalıyoruz. Ankara, sadece orada güçlü tanıdıkları olan insanlara gülümseyen bir şehir. Buna mukabil İstanbul, Ankara’nın bütün devletçi ceberrutluğuna karşı hür teşebbüsün ve hür tefekkürün kalesi gibi duruyor. Uğradığı bütün ihmal ve ihanete rağmen biz taşralılar, İstanbul’la övünüyoruz; İstanbul, tâbir caizse bu milletin Hard diski, emniyet sandığı. “Orda bir İstanbul var uzakta� diye düşünüyoruz ve oralarda bir İstanbul’un var olduğunu düşünmek bile bir yerde bizi mutlu ediyor.

İnsanlar okudukça öğrendikçe daha çok canı sıkılıyor; bir yanlışlık mı var?

Bittabii! Cehâlet, neresinden bakarsanız bakınız bir mutluluk kaynağıdır. Bilmediklerimize nisbetle bildiklerimiz pek az; bilgi sahnımız genişledikçe, öğrenmek istediğimiz şeylerin miktarı da artıyor. Bilgiye susamak bir yerde pek de makbul bir hâlet olmasa gerek. Câhilin cesâreti, hükümranlık sahasının -dar da olsa- pekâlâ kavranabilir ve anlaşılabilir ebadlarda olmasından ileri geliyor. Ne var ki size karamsar bir tablo sunmayacağım; iyimser olmak için çok esaslı sebeplerimiz var; okur-yazarlarımız, -fakir de dahil olmak üzere- icab ettiği miktar ve vasıfta okumuyoruz. En babayiğit kitap siz bilemediniz beşbin satıyor. Bazı gazete okuyucuları, bayiie beş on günde bir uğrayıp kuponlarını tahsil ettikten sonra kapağını bile kaldırmadan artan sayfaları satıcıya hediye ediyorlar. Biz okur-yazarlar ise -birilerinin himmeti varolsun!- artık okuduğumuzu bile anlamaz vaziyetlere gelmişiz. Bu ahvalde “herkes okuyor; ne olacak bu memleketin hali� diye endişelenmeye mahal görmüyorum. Memleket büyükleri müsterih olabilirler, işbu bâbda vatandaş beyninde âsâyiş berkemâldir.

N’olacak bu Türkçe’nin hali?

Belki inanması zor ama pırıl pırıl bir Türkçeyle kaleme alınmış mektuplar alıyorum; çoğu üniversite talebesi, bazısı hazırlık kurslarına devam ediyor. Belki sayı itibariyle küsürat teşkil etmiyor ama eğitim sistemimiz çok şükür böyle sistem arızâlarına da meydan veriyor. Köşe yazarları derseniz, okuduğunuzda “bu kimin sözcüsü� diye muamma çözdürmeyecek kadar fasih bir dil kullanabiliyorlar. Bir bakıma ümitvar olmak için kâfi sebepler bunlar. Ne var ki meselâ akademik nitelikli yazılar gitgide Türkçe mantığını kaybeden tuhaf bir üslûp kazanmaya başladı. Tercüme edebiyatında dahi vahim bir problemle karşı karşıyayız; tercüme kitap alırken artık eserin ve yazarın niteliği kadar mütercimin ehliyetine de dikkat eder olduk; ama fazlaca seçme şansımız yok ve üstelik bir kere berbad tercüme edilen kitap, ikinci kere bir başkası tarafından ele alınma ve yeniden tercüme edilme şansını da kaybediyor. Diğer taraftan lisana en ziyade estetik katkılarda bulunması icab eden şiir müessesesi, şimdi neredeyse lisanın zenginliğini hovardaca kurutan bir zürriyetsizlik menbaı haline geldi ki bu noktada ne demek istediğimi en ziyade hakikaten şair olanların anlayacağını biliyorum. Yine de Türkçe cephesinde fazlaca endişeye mahal bir durum görmüyorum. Türkçe güzelliğini hâlâ muhafaza ediyor, yeni nesilleri etkiliyor ve câzibesi sandığımızdan daha nâfiz. Bir yerlerde birileri Türkçe’nin güzelliğinin farkında olduğu müddetçe ümitvar olabiliriz.

Kaybettiklerimizi zihni boyutlarda yeniden yakalamak mümkün mü, nasıl olacak bu?

Mümkün; hem nasıl: zihin faaliyeti farketmekle başlar, farkına vardığımız şey “varolur� varlık kazanır; sonra onu zihnen tahlile girişiriz. İnsanın ibdâ kuvvet ve kabiliyetinin kaynağı zihindir. Zihinde varolan şey, aynıyla olmasa bile değişik varyasyonuyla ibdâ edilebilir; yanlışlık yapılmışsa düzeltilebilir, restore edilebilir, üzerinde tartışma açılabilir ve eğer onu gerçekten zihnimizde var etmişsek onu maddi mânâda tecessüm ettirme şansımız olur. Ne aradığını bilmeyen ne bulduğunu da bilemez sözünü hatırlıyorum şimdi; evvela ne aradığımız hususunda şuuru bulanıklıktan kurtarmak lazım. Doğru bir zihni yönelişe sahip olmadıkça, aslında var olan şeyleri bile tesahüp edemeyiz. Bir başka boyuta daha işaret etmek istiyorum; Türkiye’nin meseleleri -ki bu memlekette verilen her on konferanstan sekizi bu başlığı taşıyor-, kahir ekseriyetle zihnî orientasyonumuzun bozukluğundan ötürü “mesele� sıfatını kazanmış arızî problemlerdir. Sahih zihnî modeller kurarak o meselelerin göründüğüne nisbetle ne kadar sathi kaldığını farkedebiliriz. Biz evrensel filozofinin yalçın burçlarına Türk bayrağına dikmek iddiasıyla “düşünme� ihtiyacı içinde değiliz; basiretin gündelik ve sıradan işlerde hükümfermâ olduğunu görebilsek yeter, gerisi esasen kendiliğinden gelir.

Sizi okurken bir ÅŸeylerin yitirildiÄŸini farkediyoruz. Hem sizin yitirdiÄŸiniz, hem bizim… bu ne anlama geliyor?

Keşke ben de bilsem; inşallah soruyu yanlış anlamamışımdır. Bazı arkadaşlar iyi nostalji nesirleri yazdığımı düşünüyorlar. Ben itiraz ediyorum çünkü eskiyi özlemiyorum; onu sadece anlamaya ve anladıklarımı anlaşılır bir tarzda anlatmaya çalışıyorum. Bu mânâda herkesin zihninde bir karıncalanma uyansın istiyorum. Güzellik ve hakikat hergün bir başka çehreye bürünebilir ama onu hergün yeniden icad etmeye hâcet yoktur. Size kaybolmuş gibi görünen şeyler, belki de güzelliği eskisi gibi tasarruf edebilme kabiliyetini kaybetmiş olmamızdır. Yazdıklarımdan bu meâlde bir inkisar hissesi çıkarıyorsanız, mânidar bir şey yapıyorum demektir; bu beni mutlu eder. Çünkü az evvel ifade ettiğim gibi zihnen tefrik edilebilen bir şeyi yeniden, -ama belki de başka bir tarzda- inşâ ve ibdâ etmek mümkün. Yitirdiğimizin farkına vardığımız herşey, aslında tamamen kaybolmamıştır. Evvelâ tahayyül edebilmeliyiz ki günün birinde ona erişme şansımız da olsun.

Entellektüeli halk kurtaracak diyorsunuz, gerçekten öyle mi, bir de .. halkı kim kurtaracak?

Halkı biz kurtaramayız; bu kesin. Eğer burada entellektüeller nâmına konuşmam yakışık alırsa hemen şunu ifade etmeliyim ki, entellektüeli kurtarıcı rolüne soyunmuş bir millet, hakikaten perişan bir vaziyette demektir. Üstelik bizim takımın amelî hüner gerektiren işlerde ne kadar beceriksiz olduğu beynelmilel bir mütearifedir. Bizim işimiz sahayı aydınlatmak; top oynamak değil. Milleti, yine milletin nâmus ve basiret sahibi sıradan evlatları kurtaracak; bu cümlenin hangi zümreye ne türlü göndermeler yaptığı âşikâr. Entellektüeli kim kurtaracak derseniz onun makul bir cevabı zaten sualin içinde var. Bizim dönüp dönüp sahihliğini kontrol edeceğimiz tarassut mevkiimiz milletin durduğu yerdir; kimin nâmına mücadele verdiğimizi iddia ediyorsak onun durduğu yerdir; ama popülizm yanlışına düşmeden, halk dalkavukluğuna tevessül etmeden, bütün sâbitelerimizi görmezden gelip halkın münferiden bir değer menbaı olduğu yalanına kapılmadan. Yazdığımız çizdiğimiz her şeyi muntazaman milletin miyarına vurup karatını ölçmek ihtiyacındayız. Burası, elitizme en az popülizm kadar uzak bir mevkiidir ve siz de takdir edersiniz ki burası oldukça tenha bir yerdir.

Adam kağnıyla yola çıkıyor. Tekerlekte incelmiş bir yer var. “Aman ince yanı� diyor, “Koptu kopacak�. Adamın korktuğu başına geliyor. “Yaptın yapacağını ince yanı diyor, meğer kopan kalın tarafmış. İrrasyonel yönümüzü, yüreğimizi nasıl muhafaza edeceğiz?

Bu hususta milletten öğreneceğimiz çok şey var; millet, bizim yaptığımız saçmalıklara hâlâ tahammül göstermekle fevkalade irrasyonel davranıyor. Makul davranmış olsa, biz mürekkep yalamışların yiyecek ekmek, içecek su bulması bile mucize olur. Kabul etmeliyiz ki bu millete en büyük kötülüğü, onun “okumuş çocukları� yaptı ve takdir etmeliyiz ki bizi hâlâ adam yerine koyuyor, hürmet gösteriyor, belki de Anadolu tâbiriyle “burun yüzden düşmez� fehvâsıyla anlayış gösteriyor bize. “Akıllıyla herkes yola gider, marifet deliyle geçim etmek� diye düşünüyor belki de. Bize irrasyonel gelen şey bu. Bir nevi kahramanlık yani. Bunu farkedince utanca kapılmaktan kurtulamıyor insan, ait olduğu yerle ne kadar yabancılaştığını farkediyor; eziliyor. Bu kahramanlık tavrının, biz okumuşlar tarafından tamamen iktibas edilmesini isterdim. Yeri gelince aziz milletimi ucu ihanete kadar varmayan bir mizah nöbetiyle sarakaya aldığım da oluyor ama şunu kabul etmeliyiz ki sessiz çoğunluğun, yani milletin kumaşı bizden sağlam. Kadınlar kumaşın kalitesinden ve dokusundan bahsederken “kumaşın yeri� tabirini kullanıyorlar, işte tam bu mânâda milletin “yeri� bizden daha sağlam ve evsaflı. Bu belki, “millet yanılmaz, hatâ etmez, milli irâde ancak hak ve hakikat üzre tecelli eder� cinsinden bir hüküm değil ama bize nisbetle onun “yeri� daha sağlam ve metîn. Aslına bakarsınız “biz� ve “onlar� tâbirini kullanmak bile hicrânın ta kendisi. Türkiye’yi hâlâ ayakta tutan, maalesef kullanmak zorunda olduğum tâbirle biz aydınların, siyasetçilerin, okur-yazarların, gazetecilerin, akademisyenlerin serdettiği o vahim aykırılıklara rağmen milletin terketmediği vekar, ağırbaşlılık ve tevarüs edilmemiş bir asâlet tavrı. Evet, uzaktan bakınca milletin davranış icmâli irrasyonel görünüyor: Kavgalarımıza iştirak etmiyor; gülümsüyor, kullandığımız lisanı zerâfetle anlamazlıktan geliyor, ekmeğini çalıyoruz; hamdediyor, izzetini lekeliyoruz; sabrediyor, canını istiyoruz; mızıkçılık etmeden veriyor.

Ve biz bu milletin ekmeğini yiyoruz, ondan bence hiç de haketmediğimiz derecede hürmet ve muhabbet görüyoruz. Mukabilinde lâyıkınca hizmet verip veremediğimiz meşkûk; hiç de değilse hicâb etmesini bilsek o dahi yeter.

1996-Yeni ÅŸafak

Yorumlar

Bazi genc yazarlarin kaleme aldigi “akademik” yazilarin uslüp itibariyle muhatabina meramini iletebilecek bir acikliktan ziyade cokca kullanilan kargacik burgacik türetilmis yeni kelimelerle yazilmasi Türk Yazin-bilim Hayatinda istikbalde basgösterecek yeni bir sorunun habercisi oldugu kanisindayim ki sayin hocamin yukarida ifade buyurdugu: “Ne var ki meselâ akademik nitelikli yazılar gitgide Türkçe mantığını kaybeden tuhaf bir üslûp kazanmaya baÅŸladı.” cümlesi bu kanaatimi destekler mahiyette.

Bundan birkac gün evvel böyle (tuhaf uslüplü) bir yaziyi kaleme almis genc bir yazarin “bilimsel” bir yazisi hakkinda genel koordinatörüne bu istirabimi dillendirirken kendimi “bilimsel yazi nedir ve nasil yazilir ” adini verebilecegim bir Seminerde buldum. Meger bu uslüp günümüz aydinlarinin diliymis ve benim anlamadigim frenkceden kargacik burgacik tercüme edilmis o kelimeler matematiksel uslüpla derin konularin skalasini sunan verilermis. Büyük bir sukut-u hayal ile her söyledigine eyvallah cekerek kendilerini kendi hallere biraktim.

Sizin Yorumunuz

(gerekli)

(gerekli)