“Din bile dille kaim”
‘Dil insanın evidir’ demiş Heidegger. Ev insanları diğer insalardan ayıran onu güvende kılan bir mekandır. Türk milleti için Türkçe nasıl bir ev?
Heiddegger galiba tam olarak şöyle diyordu yanlış hatırlamıyorsam: “Dil varlığın evidir”. Türkçe, bizim millet olarak içinde varolduğumuz alandır ve varlık alanlarımızın en millisi, en korunmağa değer olanı ve en stratejik karakter taşıyanıdır. Türkler için Türkçe ne ise Hırvatlar için Hırvatça da o. Ana dilinizi, tarihi geçmişiyle ve biçimleriyle, edebiyat, diplomasi, müşterek değerlerin taşıyıcı ve aktarıcısı haliyle bir bütün olarak kabul ederseniz o dilin sizi yoğurduğunu da farkedersiniz.
Vatanın bütünlüğü için, bayrak için, milli menfaatler için ölürüz ama Türkçe uğruna değil ölmeğe, mücadele verilmeye bile layık bulunmayan bir alan olarak değerlendiriliyor bugün. Devlet işin farkında değil, entellektüeller farkında değil, öğretmenler farkında değil.
Biz artık başka bir dil konuşuyoruz ve başka bir millet olduk. Hoşunuza gitse de gitmese de durum bu.
Evimiz olan Türkçenin kıymetini biliyor muyuz yoksa kapısını bacasını mı kırıyoruz?
Türkçe’yi bitirdik; az önce söyledim artık başka bir dil konuşuyoruz. Bugünün gençliği, otuz kırk sene öncesinin metinleriyle temas edemez halde. “Başka bir millet olduk” dememin sebebi bu. Türkçe’nin tarihi boyutunu elbirliği ile imha ettik. Yeni dille bir dünya görüşü kurulamaz, ancak global değerlere teslim olunur. Bugün konuşulan dil, yeni bir medeniyet hamlesi yapmaya müsait değildir. Çünkü fukaradır ve işlenmemiştir. Kelimelerin anlam karşılığı muğlaktır. Bu dille tercüme yapılamıyor. Tercüme edebiyatımız pek sefil bir halde. Bu dille şiir yazılamaz; örnekleri ortada. Bu dille diplomasi de yapılamaz eğitim de.
Televizyon kültürü Türkçe’yi nasıl etkiliyor?
O ayrı bir bahis; müsbeti menfisine göre az. Standart telaffuzun yerleşmesi bakımından televizyon çok faydalı oldu ama yanlışları teksir etmekteki rolüyle zararı daha büyüktür. Spikerlerin telaffuz bilmediği bir memleket burası. Serbest konuşmaya sıra gelince lisansızlığın bütün zaafları çürük diş gibi derhal hissediliyor. Bu dilin hatibi de yoktur; bu dil retoriği taşıyamaz.
Toplumların düşünce zenginliklerinin sahip oldukları kelimelerin çokluğuyla ilgili olduğunu biliyoruz. Bizim kelime sayımızda ve düşünce dünyamızda ne gibi değişiklikler oluyor?
Hep aynı şey; biz kamusunu yırtıp atmış bir toplumuz. kendimize yeni bir kamus yapmaya kalkıştık ama millet hayatında bir neslin kamus yapabildiği görülmemiştir; yapamazsınız. Arapça, Farsça asıllı kelimeleri budayacağız derken düşüncenin enstrümanlarını da katlettik. Evdeki eski Buhara halısını verip yerine plastik mandal ve çamaşır leğeni alan bir görgüsüzlüktü bu. Müteradiflerimiz yok. Sekiz-on farklı anlamı tek kelimeyle karşılayarak kamus yapamazsınız. Türk düşüncesi artık gündem inşa eden değil, global değerleri izleyen ve ona tabi olan bir zaafiyet haline düştü. Din bile dille kaimdir ve öyle anlamını bulur zihinde. Türkler, halihazırdaki dilli din düşüncesinde yüksek irtifalara çıkamazlar; bu alanda yayınlanan akademik dergilere bakınca ne demek istediğimi anlayabilirsiniz.
Bir süre önce liselerde Divan Edebiyatı’nın okunmaması gündeme geldi böyle bir şey olursa ne kaybederiz?
Kaybedeceğimiz pek bir şey kalmadı zaten. Türkler, klasiği olmayan bir millet haline geldiler. Divan edebiyatının beş asır boyunca Türk düşüncesini nasıl taşıdığını görmeyen bir takım düşünce özürlüleri böyle bir teklifte bulunmaya cesaret edebildiler. Kendi düşünce birikimini reddediyorsun halbuki. Fuzuli Arapça yazsaydı, Yunus Latince yazsaydı, Sinan paşa Rumca yazsaydı yine bizim klasiğimizdi onlara ihtiyacımızı inkar edemezdik. Batı’nın irfanı Latince ile yeni çağlara taşındı. Keza Mevlana’yı Farsça yazdığı için görmezden mi geliyoruz? Kaldı ki divan şiiri başından sonuna Türkçedir; sonunda mesela Türkçe “dır” takısı bulunan her ibare Türkçedir ve bize dairdir. Dilde devrim yapanlar bu nükteyi biliyorlardı. Onlar dili sadeleştirmek ve millileştirmek bahanesiyle işe koyuldular ama aslında bir başka millet inşa etmek istiyorlardı. Büyük ölçüde muradları tahakkuk etmiştir; iftihar etsinler. Bırakınız klasik kültürü, İstiklal marşımızı bile anlayamaz hale getirildi çocuklarımız. Oldu olacak tıknefes ve nevzuhur “ozan”lara yeni bir “bağımsızlık” marşı yazdırsınlar, popçular da bestelesin. İş o raddeye geldi dayandı çünkü.
Lisede okuyan öğrenciler Divan Edebiyatı’nı anlamıyorlar ve kimya formülü ezberler gibi ezber yapıyorlar, Divan Edebiyatı gençlere nasıl sevdirilir?
Bu sorunun muhatabı değilim; benim iişim de değil. Divan edebiyatını düşman gören bir maarif anlayışının hakim olduğu bir memlekette bu sual abesle iştigaldir. Yapılacak tek şeş şu: Her genç, Milli eğitimi yöneten kısır anlayışa rağmen kendi emeği ve israrı ile klasik kültürünü tanımak zorunda. başka yol yok. Bu iş liseye kaldı ise zaten kaybedilmiş bir meseledir.
Dilimize hızla giren İngilizce kelimeler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu kelimelerin, uyudur karşılıklardan daha sağlam olduğunu düşünüyorum çünkü hiç değilse İngiliz kamusunda sıhhatli bir karşılığı var. Evvela vuzuhu fethetmek zorundayız. Açık konuşayım fikri ve felsefi bakımdan iddia taşıyan bir metinde temel kavramların uydurukça yerine İngilizce ile yazılmasına taraftarım.
Plağın tersi ise şu: Türkçeyi kovarsanız İngilizce gelir ve geliyor zaten. Problem aslında şurada. Kendi dilimizi doğru dürüst öğretemediğimiz için çocuklar doğru dürüst ingilizce de öğrenemiyor. Komik ama gerçek.
Eğitim dilinin İngilizce olması isteniyor bu konuya nasıl bakıyorsunuz?
Türk bayrağı yerine İngiliz bayrağı çekmekten farksız; ne var ki bu yarım yamalak ve fukara Türkçe ile İngiliizce öğretilebileceğine ve İngilizceyle eğitim yapılabileceğine inanmıyorum. Belki bir asır sonra mümkün olabilir. Bu geçiş kuşaklarının bildiği ingilizce ile ne ilim üretilebilir ne de yüksek düşünce irtifalarına vasıl olabiliriz. Çarşı pazar ihtiyaçları.. eh biraz belki ama daha fazlası değil!
Böyle bir şey son tahlilde “biz yokuz” demektir, “biz yokuz” Heidegger bunu söylüyor işte.
Türk- Haber Gazetesi-2002


