“Canınızı acıtabilir, rencide edebilir ama devlet fikrine muhalefet edemezsiniz!”

Merkez sağın dünden bugüne milliyetçilikle ve muhafazakarlıkla kurduğu ilişkinin bir değerlendirmesini yapabilir misiniz? Merkez sağ muhafazakarlık ve milliyetçilikle neden göbek bağı kurdu?

Merkez sağın milliyetçi-muhafazakâr tabiatı biraz da devlet eliyle biçimlendirildi. Liberal tandansda bir muhalefet partisi kurulması, kısa tek parti döneminde iki defa devlet eliyle engellendi (TCF ve Serbest Fırka). Engellenen aslında toplumun serbestçe siyasete katılma talepleriydi. Cumhuriyet rejimini yerleÅŸtirmek ve ona kendini idame ettirebilme kabiliyeti kazandırmak endiÅŸesi uÄŸruna her nevi muhalefete imkan tanınmadı. Toplumun ekseriyeti muhafazakâr karakter taşıdığı için 1946’dan itibaren Demokrat Parti, aslında CHP tandanslı kiÅŸilerden ve zihniyetten kopmuÅŸ olmasına raÄŸmen kendisine oy veren kitlelerin hissiyatına pek istemeden de olsa kulak vermek zorunda kaldı. Tek parti uygulamaları, bana öyle geliyor ki Türkiye’de milliyetçi muhafazak bir muhalif kitlenin inşâsını hazırlamıştır. Merkez saÄŸ bu yüzden rejime karşı daima yumuÅŸak bir protesto hissiyatı içinde oldu ve tutuldu; böyle bir duruÅŸ yeri “solâ€? muhteva ile doldurulabilir miydi? Belki; fakat doÄŸuÅŸ ve geliÅŸme yılları itibariyle Türk solunun sınıf yapısı, dünya ve Türkiye görgüsü böyle bir temsile izin vermedi. Mierkez saÄŸ ne kadar liberal politikalara yanaÅŸmaya kalkışsa, rejim sert müdahelelerle merkez sağı merkezin sağına itti.

Merkez sağın bugüne kadar demokrasi anlayışı milletin temsili ile sınırlı kaldı tespitine katılır mısınız? Merkez sağın demokrasi ve devlet-birey ilişkisine yaklaşımını değerlendirir misiniz?

Merkez sağın temel referansı bana göre daima 1. TBMM olmuştur; bu meclis, Türkiye’de parlamenter ve çoğulcu demokrasinin teessüsü için son derece doğru ve anlamlı bir başlangıç noktasıydı. 1923 yazında bu meclisin, rejimin menfaatleri istikametinde yeniden seçime sokularak disipline edilmesi, Türkiye’de cumhuriyet geleneğini güçlendirirken demokrasi geleneğini zayıflattı. Dolayısı ile merkez sağın demokrasi anlayışı, vaktiyle maruz kaldığı sert müdahalelerin doğurduğu tepki yüzünden tabii mecrasında kalmamış ve reaksiyoner bir nitelik kazanmıştır.

Sizce merkez sağ neden çözülme sürecine girdi. Yukarda sözünü ettiğimiz milliyetçilik ve muhafazakarlığın MHP ve RP’de gerçek temsilini bulmasının bu çözülmedeki rolü nedir?

Sözünü ettiğiniz çözülmenin sebepleri yukarda var: Reaksiyon refleksi birinci planda kalırsa demokratik kültürü geliştirmek ve kurumlaştırmak için zaman bulamazsınız. Merkez sağ bu yüzden daima kısa vadeli projeler geliştirmek ve rejim nazarında vazgeçilmezliğini başarısı ile isbatlamak düşüncesiyle ideolojik bi üsde karargâh kurmak yerine kalkınmacı stratejilere bel bağladı. Bu yüzden merkez sağın literatüre geçmiş bir fikriyatı yoktur; kimse çıkıp merkez sağın fikriyatı üzerine kafa yormamıştır; ancak başarının anlam ifade ettiği pratik bir alandır burası. Ve işte bu yüzden ömrü konjonktüreldir. Rejimin biraz da kendi elleriyle ebelik ettiği üç merkez sağ partisinin (DP- AP VE ANAP’ın) ancak konjonktürel fırsatlarda öne çıkarak büyümesi ve şimdilerde hızla ufalanması böyle izah edilebilir; zamansızlığın ittiği acelecilik ve fikri eksenden mahrumluk!

RP çizgisini merkez saÄŸ içinde deÄŸerlendirmek doÄŸru olmaz ama bu gelenek, varlığını “Halkının % 99’nun Müslüman olduÄŸu bu ülkede…â€? ibaresiyle baÅŸlayan cümlelere borçludur ve bu çizgi, başından beri merkez sağı ufalamak yönünde büyük fonksiyonlar icra ve ifa etmiÅŸtir. Bu hareket, OrtadoÄŸuda yükselen protest İslamcı siyaseti kaba-saba cümlelerle Türkçeye tercüme etmeyi de ihmâl etmedi ve hızla büyüyen sanayi ÅŸehirlerinden, henüz ÅŸehirleÅŸememiÅŸ ama kitle iletiÅŸiminden istifade ederek ÅŸehir hayatından haberdar edilmiÅŸ kitlelere kadar mühim bir topluluÄŸa, kendilerinin de siyasi bir aktör olabileceklerini hatırlattı. Bu çizginin yeniden merkez saÄŸda yer bulabilmek için kıvranıp durması anlamlıdır. MHP için durum biraz daha farklı; MHP, geçtiÄŸimiz seçimlerde gerçek temsilini bulmak yerine ummadığı ölçüde ümitsizlik oylarının itiÅŸiyle yükseliÅŸe geçti ve tabii neticede merkez saÄŸ oylarını ufaladı.

Radikal İslamcılık ve milliyetçilik Cumhuriyet kimliğine tepkinin bir süre sonra aktığı kanallar oldu. Siyasi islam’ın yumuşayarak siyasi arenada yol aldığını söyleyebiliriz. Radikal milliyetçilik için aynı şeyi söylemek mümkün mü?

Radikal İslam’ın yolu 28 Åžubat’ta kesildi; aynı tarihlerde rejimin radikal milliyetçiliÄŸe yönelik bir tehdidi de vuku buldu ve bu cereyan merkezden ziyade resmi devlet politikalarına yaklaÅŸarak bu tehdidin muhatabı olmadığı imajını çizmeye gayret etti. Bu yaklaşımın seçmen tarafından ne ölçüde deÄŸerlendirildiÄŸini 3 Kasım seçimlerinin akabinde görebileceÄŸiz ancak bana göre miilliyetçilik özünde “endüstriyelâ€? bir kavramdır ve Türkiye’de milliyetçiliÄŸin teÅŸekkülü hep “batıcılıkâ€? konsepti içinde geliÅŸmiÅŸtir; bugünün milliyetçileri, ideolojik ekseni batıdan doÄŸulu ve islâmî bir çerçeveye kaydırmaya niyet ettiklerinde, bu yer deÄŸiÅŸtirme iÅŸleminin entelektüel hesaplaÅŸmasından kaçınmışlar ve meseleyi basit bir politik mevzi deÄŸiÅŸtirme olarak algılamışlardı; vaktiyle kapatılmamış olan bu hesap, ÅŸimdiki kuÅŸak milliyetçilerinin önüne konulmuÅŸtur ve ne yazık ki onlar da karşılaÅŸtıkları problemin mâhiyetine ve ne idüğüne nüfuz edebilecek klâsta görünmüyorlar.

Sağ yerel ve ulusal değerleri evrensel eğilimlerden sakındı. Günümüzde bu sakınma sürdürülebilir mi?

Sualdeki mantık, milli ve mahalli değerler ile evrensel değerler arasında tabii bir zıtlık bulunduğu önkabulünden hareket ediyor ve sorunun cevabından önce bu mantığı irdelemek gerekir; irdelemek gerekir zira cevap sorunun içindedir.
Evrensel değer adını verdiğimiz şeylerin nasıl evrenselleştiklerine eğilelim, evrenseli inşâ eden mekanizmalara bakalım; bu hazır kalıpların arkasında batı merkezli kültür antropolojisinin önkabulleri ve ve hatta dayatmaları var. Cevabı yokuşa sürmek değilim, mesele, nasıl bir dünya tasavvur ettiğimizle yakından ilgilidir. Nedense hep de batı mahreçli evrensel değerlerin bir yerde mahalli ve milli (veya dini) değerlerle örtüşmesi veya çakışması hoşnutsuzluğumuza veya saadetimize mi vesile olacak?

Bu soruda sağ kavramının isabetle kullanıldığına kani değilim; solun küreselleşmeye karşı çıkması bu noktada önemli bir veridir. Kapsamı itina ile çizilmemiş bir sağ adına verilecek cevaplar da metodoloji gereği eksik ve sakat kalacaktır. Türkiye’de câri olan âmiyâne ve aktüel mânâsıyla sağın evrensel değerlere muhalefet ettiği kanaatini de taşımıyorum; keşke aksi vârid olabilseydi!

Oluşacak merkez ve merkez sağda temel belirleyenin AB olduğunu söyleyebilir miyiz?

Avrupa Birliği meselesini, coğrafi yakınlık ve algı kolaylığından ötürü gereğinden fazla büyüttüğümüz kanaatindeyim. Bugün için temel belirleyici AB değil, Anglo-Sakson siyaset kültürü ve dünya görüşüdür ve AB, bu vakıa ile örtüşebildiği oranda gündemde yer tutabilir.

Merkez sağ bir anlamda mevcut statükoyu temsil anlamına gelir. Mevcut sağın çözülmesi bir anlamda statükonun çözülmesi değil mi? Yönetenlerin yönetemez durum düşmeleri de diyebilir miyiz buna?

Merkez sağın statükoyu temsil etmesi, merkez saÄŸ adına büyük iltifat bence. Türkiye’de statükoyu kim belirliyor ve muhafaza ediyor; merke saÄŸ diye nitelediÄŸimiz birkaç partiye bu iktidarı bahÅŸetmenin isabetli olduÄŸunu zannetmiyorum. SoÄŸuk savaÅŸ yıllarında bu kabil klasman ve tariflerin kısmen geçerlik taşıdığı söylenebilir; nitekim bugün sadece merkez deÄŸil, gündelik siyasette saÄŸ ve sol kavramları da birer belirleyici sıfat olmaktan çıktı; bugünün “yönetemezlikâ€? problemi, siyasi olmaktan da ötede gitgide teknik bir mesele halini almaya baÅŸlıyor. SoÄŸuk savaÅŸ dönemine göre “devletâ€? denilen olgu, teknik ve siyasi bir heyet olarak daha doÄŸrudan bir tarzda görünür hale geldi. Bu durumda statükonun çözülmesini veya siyasi buhranı, aynı zamanda bir devlet buhranı olarak da görebiliriz.

Türkiye ile modernizm ilişkisi düşünüldüğünde merkez sağ, ekonomik olarak bu modernizmin taşıyıcısı oldu denebilir galiba. Ancak merkez sağ kimlik biraz da laik cumhuriyete geçişteki sertliğe karşı ortaya çıkan tepkileri mobilize ederek oluştu. Bu anlamda da Batılılaşma ve Moderleşme serüvenine -üslupta da olsa- bir tepkiydi. Nitekim merkez sağ partiler bazı noktalarda tam bir geriye dönüş sağlamadılar ama laik cumhuriyetin yaptırımlarında bir esnekliği hep korudular. Yani merkez sağ hareketlerin Türkiye’nin batılılaşma serüvenin bir bölümüne yönelik yaklaşımı bu oldu. Türkiye’nin modernleşme serüvenin ikinci ayağı başlıyor artık AB ile. Merkez sağa burada ne tür bir görev düşüyor sizce?

Merkez sağın veya sadece sağ kavramının tarihteki köklerini aramak ve kavramaya çalışmak kafa karıştırıcı bir eylemdir; meselâ Tek Parti devrinin bütün siyasi ve fikri kurmaylarını merkez sağ kategorisi altında etiketleyebilirsiniz: Recep Peker’den Kâzım Karabekir’e, Falih Rıfkı Atay’dan Memduh Şevket Esendal’a, hatta İsmet İnönü’den Celal Bayar veya Adnan Menderes’e kadar. Ortada bir kavramlaştırma problemi olduğu açık ve bu problem büyük ölçüde dilin yapısını devlet eliyle bozmamızdan kaynaklanıyor. Bu durumda merkez sağın, laik Cumhuriyete karşı tepkileri tanzim ederek varolduğu yolundaki teori ayakta kalmaz. Siyaset biliminin verileri ile yola koyulursak CHP’nin klasik bir merkez sağ partisi olduğunu teslim etmek zorunda kalırız. Seçmenler veya toplum kesimleri açısından durum farklıdır: DP’yi iktidara taşıyanlar insiyaki sınıf tepkileriyle veya ihkilapların modernleşme hamlesine muhalif oldukları gerekçesiyle sandık başına gitmediler. Seçmenler açısından rahatlıkla söyleyebilirim ki Türkiye’de sağ veya merkez sağ seçmenin modernleşme ile cephe mücadelesine girişmediği çok sarih bir gerçektir; onlar olsa olsa üslubu eleştirdiler ve üsluptan rencide oldular. Türkiye’de ne batılılaşma, ne modernleşme projeleri halktan tepki görmedi; bütün bunlar ders kitaplarına kadar aksetmiş kaba-saba mütalaalardır. Nitekim AB meselesinde halkın bu tavrı daha belirgin tarzda izlenebilir. AB meselesi bizde referanduma konu olmadı ve toplumun bu konuda ne düşündüğü hiç merak edilmeden devlet cihazları bu tercihte -eskiden olduğu gibi- bulundular ama buna rağmen kamuoyu araştırmaları halkın dörtte üç nisbetinde AB’ne taraftar olduğunu gösteriyor. Bu toplum demiryolu döşenirken, modernizm aleyhtarı olduğu için köprüleri ve viyadükleri tahrib etmedi ama angaryaya koşulduğu zaman homurdandı, sosyalizasyon yatırımlarını hep destekledi ve talep etti. Okul yakmadı, öğretmen dövmedi, sanayi tesislerini sabote etmedi, evlatlarına yüksek öğrenim yapmamaları için telkinde bulunmadı ki bugün AB’ne katılmaya muhalefet etsin. Dolayısıyla, en sağından merkeze kadar bütün muhafazakâr çevreler, AB’ne iştiraki temel haklarda külli bir iyilileşme ve hayat standartlarında yükseliş getireceği ümidiyle desteklemektedir. Keşke biraz seçici olabilselerdi!

Merkez sağın ve sağın aslında kimliğini oluşturan ana etmen Cumhuriyet’in kuruluşundaki Jakoben yaklaşım. Yani devletin uygulamalarına karşı bir tepkinin sonucu ortaya çıkan bir kimlik var. Ancak aynı kimlik bir o kadar da devletçi. Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz?

Bizde batılı mânâda bir siyasi kültür birikimi henüz pek sığ raddelerde ama bizim dinamiklerimizden ve tarihimizden kaynaklanan bir siyasi kültürümüz var; bu siyasi kültür devlete muhalif durmayı kesinlikle hoş görmüyor. Devlet canınızı acıtabilir, rencide edebilir, yanlış yapabilir ama devlet fikrinin kendisine muhalif olamazsınız, onun varlığına karşı mücadeleye girişemezsiniz. Tesbitiniz doğrudur, Jakoben uygulamalar toplumu rencide etti ama onlardaki devlet fikrini tahrib etmedi. Sağın siyasi davranışları bu olgu etrafında etraflıca tahlil edilebilir kanaatini taşıyorum.
Radikal-2002

Yorum Yapın