“Biz bu dükkanda Amerikan traşı yapmıyoruz!”

Reklamlarda kullanılan “milliyetçi� unsurlar esasen globalleşmenin güdümünde. Bu milliyetçi ideolojiden bir kopuşun işareti mi yoksa varolan milliyetçi akımların güncel bir uzantısından mı ibaret?

Herşey gibi milliyetçilik de bir doz meselesi; “azı karar, çoğu zarar� diye tabir olunan şeylerden. Bizde bu tip milliyetçiliğin hâlâ revaç bulması biraz görgü eksikliğine, biraz kollektif eziklik hâletinden kurtulamayışımıza, biraz da sosyolojik merhaleler bakımından rüşdümüzü isbat edemeyişimizle uzah olunabilir. Cem Uzan çok acemice, çok sığ, adeta kaba bir diskurla iki ay milliyetçilik yaptı, başarılı oldu. Bu başarıya mim koymak lazım; ürkütücü bir şey bu. Milliyetçilik, ergenleşme çağındaki milletlerin hormonudur; dozuna ve kullanılış sürelerine dikkat edilmeli. Suistimâli zararlı çünkü toplumun direncini, mentalitesini, hakikat duygusunu zayıflatıyor. Milliyetçi diskuru iyi kullanan pazarlamacı, bırakınız kot pantolonu, gazozu, kolayı, bu memlekete Marksizm bile satabilirdi, akıl edemediler ama Ecevit bu cevheri işletti mesela. Şimdi de Perinçek bu madeni keşfetti, işletiyor. Bu ne bir kopuştur, ne de milliyetçiliğin modern versiyonu; bu geriliktir ve gerilik işte böyle bir şeydir.

Pozitif milliyetçilik denen bir milliyetçilik türünden bahsediliyor. Bu pop unsurlardan beslenen, kendini böyle ifade eden bir milliyetçilik daha ziyade. Bunun “ya sev ya terk et� milliyetçiliğiyle arasında temelde bir fark var mı?

Pozitif milliyetçilik bana göre ilmî milliyetçiliktir, daha ziyade kültürel kavramlar etrafında zihin faaliyetine ve üretime katkıda bulunan milliyetçiliktir; daha doğrusu ergenlik devri milliyetçiliğini hazmetmiş, o merhaleyi çoktan geçmiş, kendisiyle barışmış bir anlayıştır o; öyle sûretler gösterir ki yola yeni koyulmuş bir milliyetçi kardeşimiz bu retoriği tanıyamaz bile; o zaman “ya sev ya terket� der kurtulur anlayamadığı şeye. Eğer pop unsurlardan beslenen bir anlayışsa bu, piyasaya hitab ediyor demektir; maksadı ya kısa yoldan siyasette yükselmektir ya da patnolon, kola, beyaz eşya vesaire satmak. Meselenin sokaktaki tezahürlerine, gündelik icaplarına takılıp kalmış bir milliyetçilik en başta kendisi olmak üzere çevresindeki her şeye zararlıdır. Milliyetçilik heyecanı daima bir başlangıçtır ve başlangıç olarak güzeldir; bu heyecanı alıp işlemek, hayata, üretime, yaşama sevincine, sanata yönlendirmek lâzım; Bunlar iyi tüketici oldular, partiye de silme oy veriyorlar diye kullanılması çok çirkin şeyler tabii.

Milliyetçi düşünce artık siyasi bir alternatif olarak deÄŸerini yitirmesine paralel olarak günlük hayatta, diyaloglarda, ÅŸarkılarda, reklamlarda, vs. Kullanışlı bir ÅŸeye dönüşüyor. Milliyetçilik kendini artık Malazgirt’ten Fatih Sultan Mehmet’ten referanslarla ifade etmiyor. Bir Türk kolası üretmek, bir Türk kot pantolonu üretmek, bir fast food zinciri kurmak gerekiyor… Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Saçmalık; eğer mevcutlardan iyi, kaliteli ve hesaplı ise bir Türk firmasının yaptığı içeceği tercih ederim ama oraya kadar; beni şu saydığım hususlarda tatmin etmiyorsa, üstünde Türk yazmasından bana ne? Ama ortadoğu pazarını ele geçirsin isterim meselâ, Avrupa’da tutunsun, istihdam yaratsın, katma değer yaratsın, dışta değerini isbat etsin iftihar edeyim. Türk’ün Türk’e propaganda yapmasından gına geldi artık.

Gelelim milliyetçiliğin dönüşümü meselesine; evet ortada bir dönüşüm var ama benim beklediğim şey bu değil; sivilceli milliyetçilik rüzgârının piyasalara, siyasi yelpazeye yansıması. Bizde cari olan milliyetçilik propagandaları, şekilsiz bir topluluğu millet haline getirmekte işe yaramıyor; halbuki işe yaraması gereken yer burasıdır işte. Ama bakın ne yapmışız, Fatih’in İstanbul’u fethi, Malazgirt, Çanakkale, SakarYa gibi çok mühim referansları çiğneye çiğneye mânâsız, etkisiz, gülünç klişeler haline koymuşuz. Bizde yaygın milliyetçiliğin temel çelişkisi budur işte; zaferleri seçer abartırız ama öyle mağlubiyetlerimiz vardır ki tahlili, Çaldıran kadar mühim ve gereklidir. Onları referans olarak hep yerli yerinde tutacaksınız ve adam gibi istifade edeceksiniz. Evet milliyetçilik kullanışlı bir şeye dönüşür ama adı üstünde “kullanma�ya medar olmamalı. Milliyetçiliğin gereği, bu gibi suistimal konularında üstün hassasiyet de gerektirir.

Milliyetçilik bir taraftan global değerlere eklemlenirken bir taraftan da coğrafya değiştirdikçe kendi içinde bir tutarsızlığa düşüyor. Örneğin Almanya’daki Türkler (Türk milliyetçileri) yeşillere oy veriyorlar. Bu durumu nasıl anlamalıyız?

Milliyetçiliğin global değerlere eklemlenmesi demeyelim buna; kötüye kullanılması, sömürülmesi diyebiliriz. Milliyetçilik bunun için adeta doktor tavsiyesiyle kullanılması gereken bir dozaj problemidir. Global değer kavramı da açılmaya muhtaç; dünün “evrensel� değerleri ile bugünün global değerleri mânâca aynı görünse bile muhteva bakımından farklı. Globalizm neredeyse Amerikan hayat tarzıyla özdeş hale geldi; piyasa hitab eden, Kapitalizmin icaplarına uygun herşey globaldir mesela. Global olanın çağlar üstü ve çağlar arası olmak gibi bir iddiası yok. Evrensel farklı; o, zaman ve mekânda ayakta kalan, saygı ve hayranlık uyandıran bir dünya değeridir. Doğru olanı, milliyetçiliğin evrensel değerler üretecek kalitede aktivite kazanmasıdır ve bunu gerçekleştirebildiği zaman milliyetçilik müsbet bir değer taşır.

Almanya’daki Türk milliyetçilerinin Yeşillere oy verdiğini bilmiyordum ama eğer doğru ise -ki öyledir- aklıma hemen şu sual geliyor: “Kime oy vermelilerdi peki?�. Bu iş bana sünnetçi dükkânının vitrinindeki çalar saati hatırlattı. Hani müşterinin biri sünnetçiye sormuş, “Niçin vitrine çalar saat koydunuz?�. Sünnetçi de demiş ki, “Peki çalar saat neyine ne koymamı tavsiye ederdiniz?�. Vatandaşlık ve seçmenlik hakkı kazanmış Türkler’in Yeşillere meyletmesi şu açıdan tabii görünebilir; yabancı kökenlilere en ılımlı yaklaşan Yeşiller Almanya’da. Sebebi bu olabilir; pragmatik olabilir.

Bir zamanlar “ulusal onur� milliyetçi söylemin en önemli argümanıydı. Bugün, Türkiye gibi ülkeler için bağımsızlık, ekonomik ilişkiler tarafından kayıt altına alınmış durumda. Amerika’nın Süleymaniye’de Türk askerlerini alıkoyması bile bir infiale sebep olmadı. Bundan böyle Türkiye’nin ulusal onuru deyince, mesela Eurovizyon’da Türkiye’yi birinci yapan Sertap Erener’e mi minnet duymamız gerekecek?

Milli haysiyet, pozitif milliyetçiliğin vazgeçilmez referanslarından en mühimi ve tarih itibariyle eskimeyen bir duygu kalıbıdır, yani modern anlamıyla milletler milli devletler zuhur etmeden önce de vardı. Ne var ki siyasi ve iktisadi buhranların milli haysiyet tezahürlerinin bunaltı eseri olarak saçma sapan davranışlar biçiminde ortaya çıktığını da gördük? Meselâ Apo’yu misafir ettikleri için İtalyan mallarına boykot uygulamak, meydanlarda İtalyan ayakkabısı yakıp meyve kasalarını çöpe boşaltmak böyle davranışlardı. Bugünlerde ABD üzerinde yoğunlaşan tepkiler arasında da çocukça gösterilen yapılıyor; berberin biri “artık biz bu dükkânda Amerikan traşı yapmıyoruz� diye kâğıt yapıştırmış camına. Milli gurur denilen şey fevrilik değildir ki? 1908’de Avusturya Bosna-Hersek’i ilhak ettiği zaman, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin fişteklemesiyle Avusturya’da imal edilen feslere boykot uygulanmıştı. Bu gibi şeylerden netice alınmaz sadece kalabalıkların öfkesini boşaltmaya yarayan popülist, çocukca tavırlar bunlar. Haşa huzurdan eşeğe gücü yetemeyenin semeri dövmesi gibi bir şey. Eşeğe gücün yetmiyorsa semerle uğraşmayacaksın.

Süleymaniye olayı ayrı; yani orada ABD’ye, İMF’ye çok borçlu olduğumuz için bir kitle infiali, yaygın gösteriler ortaya çıkmadı diye bağlantı yapmak kolay değil. Orada galiba “Ordu kendi işini görür� beklentisi hakim oldu. Ordunun bizde en çok güven duyulan kurum olarak algılanmasının işareti budur mesela: “Ordu kendi işini görür, ona saygısızlık yapılmışsa bunu ödetir, hakarete uğramışsa cevabını verir� hissinin kitle eylemlerini önlediğini düşünüyorum ama bir başka açıdan bu hadisenin milli vicdan üzerinde çok derin yaralar açtığı açık. Belki de baskıncı ABD askerlerinin asıl amacı, Türklerin en çok güven duyduğu kuruma omuz vurarak bir psikolojik yıldırma harekâtı yapmaktı. Askerler bu gibi şeyleri asla unutmazlar; ordunun hafızası diye bir şey vardır. Meselâ bir isyanı bastırırken kendini siyasi otoritenin yerine koyarak gereğinden fazla güç ve şiddet kullananan Muğlalı Paşa’nın aradan biraz zaman geçtikten sonra yargı önüne çıkarılması, askerler arasında bir “Muğlalı sendromu� vücuda getirmişti. Bu yüzden meşru zeminde kalmak, askerler arasında adeta bir saplantı davranışı yaratmıştı. Süleymaniye hadisesinden sonra ABD-Türkiye ilişkilerinin özellikle iki ordu arasındaki ilişkinin bir daha eski sempati seviyesini bulması imkânsızdır. Bizimkiler bunu bir kenara yazdılar ve günü gelince yazdıkları yeri hatırlayacaklardır. Üstelik bu mesele, ta tezkere bunalım beri sürüp gelen bir sürecin son halkası. Kamuoyu arasında ta o günden beri şiddetli bir Amerikan aleyhtarlığı yaygınlaştı ve şimdilik işin fevri sokak gösterilerine dönüşmemesinde ben büyük isabet görüyorum.

Sertab Erener’in Eurovision birinciliği ise Türkiye’de milliyetçiliğin algılanmasındaki tabiat değişikliğini gösteren mühim bir gösterge oldu; ben sevinemedim mesela. Parçayı İngilizce söylemek, yerli kola üretmek gibi bir şey. Benim milliyetçilik anlayışım, Amerikan hayat tarzının veya “global� dedikleri bir takım değerlerin tornistan edilmesiyle bazı platformlarda varolmayı içine sindiremez ama kalabalıklar bayılıyor böyle şeylere. Demek ki vahmi bir kopuş olmuş; kültürel bir kopuş. Milliyetçiliğin karargâhı da kalpgâhı da milli kültürdür çünkü milli kültür sizi başkalarından farklı ve saygıdeğer kılan şeydir. Onu sarfınazar ederek ne olabilirsiniz ki; bir yuppie belki, o kadar.

Halime Karakaş / Gerçek Hayat dergisi - 2003

Yorumlar

milliyetçiliğin belki kabil-i telifi bu yazıda hükmolunmuştur vesselam

Sizin Yorumunuz

(gerekli)

(gerekli)