Bir “hac edebiyatı” teÅŸkili meselesi..
Bir Hac edebiyatımızın olmayışı kaygısı, kitabınızın telif nedenlerinden biri olarak göze çarpıyor. Kitap yayınlandıktan sonra bu yönde ne tür eleştiriler, değiniler ve teklifler aldınız?
Kitabın yazılma sebebini sadece, hac edebiyatımızın kısırlığından ibaret değil; en başta bir seyahatname yazmak arzusu. Bazen bir yazı tarzını sevdiğiniz için yazmak ihtiyacı hissedersiniz; Hac günlüğü, biraz da benim seyehatname yazmak arzuma tercüman oldu.
Kitabın yayınından sonra görebildiğim kadarıyla müsbet görüşler serdedildi; sadece bir yakın dostum, şahsi v edini bir mükellefiyetin yerine getirilmesi esnasında bu işin hikâye edilmesine karşı çıktı ve yadırgadığını söyledi. Bu tenkidi ciddiye alıyorum ve esasında doğru bir nükteyi işaretliyor. Ne var ki hac günlüğünü, ne kadar muttaki bir insan olduğum bilinsin endişesiyle kaleme almadım; hâşâ. Hacc’ın bir de turizm endüstrisini ilgilendiren tarafı var; Türkiye’den her yıl 60 bin insanın bile-isteye tercih ettiği bir yolculuk. Bu yolculuğun nasıl cereyan ettiği, ne gibi aksaklıklar husûle geldiği gibi konuları herkes merak eder ve öğrenmelidir de.
Kitabın düzenlenişinde; tutulan günlükteki yazılarla, yayınlanan yazılar arasında hem dil hem de üslup açısından farklılıklar gözleniyor. Birincisinde, daha rahat ve kişisel bir üslup, ikincilerde ise, mesafeli, objektif bir üslup gözetilmiş. Kitabı yayınlarken yeniden yazmak yerine bu tercihi yapmanızın sebebi nedir?
Tesbitiniz doğru; günlükte birbirinden farklı üslup ve mahiyette yazılar var; ilki gazete için yazdığım yazılar. Orada sıcağı sıcağı yazılıp hemen akabinde gazeteye gönderilmiş yazılar bunlar. Döndüğümde bu yazıların okuyucular tarafından ilgiyle takib edildiğini hatta bazı yazıların kesilerek saklandığını öğrendim ve bu yüzden kitapta yer alması gerektiğini düşündüm.
ikincisi, döndükten sonra not aldığım defteri esas alarak yazdığım teferruat bilgileri; gazete yazısına müsait olmayan ve ama seyahatnamede yer alması gereken hislenişler, teferruatlar, küçük hadiseler. Üçüncü öbek ise yine döndükten sonra bazı dergilere yazdığım intibalar ve röportajlardan meydana geliyor. Hepsi aynı anafikre dair yazılar ve bu yüzden mükerrer ifadelere rastlamanız da mümkündür.
Yeniden yazılsa iyi mi olurdu fikri benim de zihnime takıldı ama farklı tabakalardaki metinlerin bir arada bulunmasını tercih ettim ve zannediyorum ki böylece Hac hakkındaki fikir ve gözlemlerimi olabildiğince samimi bir şekilde aksettirmeye gayret ettim.
Hacc’ın İslam dünyasının buluÅŸma merkezi olduÄŸu gerçeÄŸinden hareketle; İslam dünyasının entelektüellerinin de buluÅŸma ve fikir alışveriÅŸinde bulunmaları için bir fırsat olduÄŸu bekleniyor. Bu yönde bir gözleminiz oldu mu?
Bu yönde bir gözlemim olmadı ama bu ihtiyacı veya hasreti hissettim; kitabın sonundaki “Bir hac rüyasıâ€? baÅŸlıklı yazı iÅŸte bu tasavvuru yansıtıyor. Hacc’ın Müslümanlar arasında zihni, edebî ve hatta ticâri amışveriÅŸlere zemin olmaması için bir sebep yok ama bu yönde en küçük bir gayret görmedim. Öyle ki hacılar, çarşı-pazar gezintileri haricinde ziyaret ettikleri ülke hakkında hemen hiçbir kanaate sahip olmadan ülkelerine dönüyorlar. Zannımca bu vâkıa, Hacc menâsikinde yer almayan ama tabii ve medenî bir eksikliktir.
Osmanlı’nın bu beldelerdeki yapmış olduÄŸu mimari eserlere iliÅŸkin son dönemlerde yaÅŸanan olaylardan hareketle; 19. yy’da yoÄŸun bir ÅŸekilde yaÅŸanan Arap-Türk çekiÅŸmesinin hala canlılığını koruduÄŸu, bir Türk antipatisi olduÄŸunu söyleyebilir miyiz?
Bu hususta size tatminkâr mâlumat veremem; Hicaz’da topu topu ondört gün kaldım; Arapça bilmediğimi de hesaba katarsanız tatminkâr bir cevaba ehil olmadığım anlaşılır. Sadece orada yerleşmiş birkaç vatandaşımızla, turizm acentası yetkilileriyle yaptığımız görüşmelerden edindiğim intibaı nakledebilirim ve kitapta da onlar var zaten. Vaktiyle böyle bir antipati varmış ancak giderek zayıflayan ve resmi makamların da zamanla düzeltme ihtiyacı hissettiği bir antipati bu. Gördüklerim, Türklerden kalma mimari eserlere karşı sistematik bir hınç kampanyası olmadığını gösteriyor. Ecyad kalesi, yerinin rant değeri itibariyle çok yüksek olmasından ötürü o akıbete uğramış. Mekke’de başka Osmanlı eserleri de var onlar, yıkık-dökük de olsa ayakta duruyorlar. Buna mukabil Türk hacılarının diğer hacılara nazaran Suudi yetkilileri tarafından daha fazla sempati ve saygı uyandırdığını söylemek bile mümkün.
Son olarak; bir hac edebiyatımızın olmayışı kaygısından hareketle; bu yönde bir mevcutları derlemek, iki kapak arasında toplamak gibi bir çalışmanız olacak mı?
Hayır, ben bir antolojist değilim ve bu benim vazifem değil; ne var ki birilerinin bu işi yapması lâzım. Hac edebiyatının sayıca artması lâzım; bu meselelerin konuşulması, tartışılması, yazılması lâzım. Hac şahsi bir ibadet ama orada her yıl birbuçuk milyon insan toplanıyor; sırf Türkiye’den 60 bin hacı gidiyor; bu da haccın toplumsal yönünü ortaya koyar. bunca insanın bir araya gelmesi, ibadetin şahsiliği nüktesinden hareketle sükut ile geçiştirilemez. Ümid ederim ki önümüzdeki sene en azından birkaç hac günlüğü daha yayınlanır ve bu sayı her sene artarak bir edebi gelenek meydana getirir.
Ercüment Dursun -2002


