Yatağına Kırgın Irmaklar

Yatağına Kırgın IrmaklarNiçin hep güzeldiler; trajediden drama, dramdan komediye, oradan yeniden trajediye doÄŸru ÅŸimÅŸek hızıyla geçiÅŸiveren o herc-ü merc günlerinde onları, baÅŸkalarının yazdığı sinsi ve hesabi bir senaryonun piyonları durumuna düşmekten kurtarıp son tahlilde kahramanlaÅŸtıran nasıl bir ruh kimyası olmalıydı ki daima güzel kalabildiler? Onlarda, yalan yere Åžems’ den müjdeli haber getiren ÅŸarlatanı bile bile ödüllendiren Mevlana’nın neÅŸesi hiç eksik olmadı; Hazret, “dosttan gelen yalan habere müjdelik verdim; doÄŸru olsaydı canımı verirdim” demiÅŸti hani. Ki canlarını bile verdiler.

…………

Yatağına Kırgın Irmaklar, yazarın lisanıyla muaşakasının parmak izleri niyetine de okunabilir.

  • Emrah Gökçe

    Bu kitapta geçen, kendimce önemli gördüğüm bazı bölümleri sizinle paylaşmak istiyorum. Buyrun bu irfan bahçesine hep birlikte girelim:

    YATAĞINA KIRGIN IRMAKLAR

    • Elsiziz, belsiziz, dilsiziz amma / Yaşarız dünyada erkekçesine. (Mir’atî). Yazının başında yer alan Mir’atî mısralarındaki “yaşamakâ€? fiilinin, nasıl bir yaşamak olduğu hususunda ahir zaman modernistleri ne kadar taaccüp gösterseler yeridir; “Dövene elsiz gerek / Sövene dilsiz gerek / Derviş gönülsüz gerek.â€? diyen Hazret-i Yunus’un öğüdü de aynı mealdedir; işaret olunan, her nevî şiddete ve ceberutluğa karşı bir koyun tevekkülüyle zulmü mecalsiz bırakmayı hedefleyen bir pasif itaatsizlik değil, müdahaleyi, tasarrufu ve hareketliliği en üst kerteye yükselten “istiğnaâ€? hâlidir; modernler bilmez.
    • Hareketin en yüksek kertesi, hareketsizliktir. Belâgatin en yüksek kertesi hiç konuşmamaktır. Ok atmadaki en yüksek ustalık derecesi ise hiç ok atmamaktır!
    • Çok şey bilenlerin ihtiyarî cehaleti, çok şey görenlerin iradî gafleti, âgâh olanların bile bile suskunluğu, sanatı, mânâyı ve hareketi sadelik libasının içinde tevazu mertebesinde tutmayı bilenlerin edebi, variyetin inkârı… Sahi, bir vakitler böyle insanlar yaşamış mıydı dersiniz?
    • İnandığı ve bağlandığı değerlerden emin toplumların, kendini ifade ederken tercih ettiği istiğna hâli, galiba bütün sanatlardan daha sanatkârâne bir duruştur. Mânâyı ve güzelliği ayrıntılarda ve tezyinî unsurlarda değil, temsil olunan şeyin tamamında ve ana kütlesinde bulmanın ardında elbette her nevî tecrübe birikimi saklı olmalıdır. Bu duruş mevkiinde insan, sanat eserine zemin teşkil eden tuval, bina, duvar, nota kâğıdı, mermer parçası cinsinden bir değer taşır ve şahsiyet bir sanat eseri olarak kıymet kazanır; cevval ve alabildiğine zengin şuurun belirsiz bir tebessümle sükût etmesidir bu, sanatın münteha derecesidir; marifetin reddidir.
    • Âh, sadelik fikrini nerede kaybettik biz?
    • Modern zamanlarda katıksız iman yerini şüpheciliğe terk eder; lisan, icazı reddedip kavramlar üzerinde kıvrılır, düşünceyi derinleştirmenin ve gizlemenin âleti hâline gelir; fıtratını kaybedip ilim mertebesine iner; hikâye fersûdeleşir, mucize sıradanlaşır; aşk maddeleşir, celâdet pörsür: Modern zamanlardır; ne vardır, ne yoktur!…
    • Bugün sigortanın şarteline dokunurken bile ürpertiler geçiren, ampul değiştirmekten, duvarın boyasını tazelemekten, damlayan musluğun lâstik contasını değiştirmekten âciz, basiretsiz tüketiciler derekesine düştük.
    • Evveli biz böyle değildik; sonradan olduk!
    • Yakın zamanlara kadar okuma yazmayı, topluluk içinde davranma muaşeretini, memleket ve dünya hakkında edinilmiş ilk bilgileri “asker ocağıâ€?nda öğrenen delikanlılar, evlerine terhis tezkeresiyle birlikte ordu standartlarına uygun bir hayat tecrübesi götürüyorlar ve belki hepsinden mühim olmak üzere evlenmeye, yuva kurmaya ve bir ailenin geçimini üstlenmeye namzet olabilecek bir olgunluk imtihanından geçmiş sayılıyorlardı. “Zimmetâ€? üstlenen, nöbet bekleyen, sorumluluk taşıyan, sıkıntılı ve güç hâllerde tahammül göstermeyi ve paylaşmayı öğrenen delikanlı, terhis dönüşünde ait olduğu toplulukta “el yumruğuâ€?nu tanımış, sabır imtihanlarından geçmiş ve yetişkin safına katılmayı hak etmiş birisi olarak itibar kazanmaktadır. Toplumun bütün erkek fertlerini, istisna tanımaksızın rahle-i tedrîsinden geçiren ordu, millî eğitimden sonra en büyük eğitim teşkilâtı olarak göze çarpar. Anadolu’da askerliğini yapmayana kız verilmemesi, hâlâ itibar gören bir değerdir ve bir mânâda “tezkereâ€? ordunun vatandaşlara verdiği bir kemâlât şehadetnamesi yerine geçer.
    • Kıymet hükümlerimizdeki tutarsızlık biraz da aşırı derece yoğunlaştırılmış zamanları çok kısa bir zaman içinde hazmetmeye mecbur kalışımızdan kaynaklanıyor. Bizzat üretmediğimiz, kendi ihtiyaçlarımızdan yola çıkarak biçimlendiremediğimiz binlerce teknolojik mahsûlü, gündelik hayat içinde mânâlandırmaya çalışmaktan usandık ve işi oluruna bıraktık.
    • Biz, tarihin ender kaydettiği bir geçiş nesliyiz; bizden sonrakiler kendi içinde belki daha tutarlı görünen bir kültür iklimi içinde kendilerini rahat hissedecekler; ama yağma yok: Ödemeye bir ömür içinde fırsat ve imkân bulamadığımız bütün bedeli, onlara miras bırakmak zorundayız ve onlar, sebebini bile doğru dürüst kavrayamadıkları krizlerle boğuşarak aslında hak etmedikleri bir cezanın bedeline katlanacaklar.
    • Esasen irfanın mektebi bütün cemiyettir. Eskiler, “…müşterisiz meta zayidir.â€? derlerdi; bu hükümden eski cemiyetin irfana daha ziyade revaç gösterdiği neticesi çıkar ki doğrudur.
    • Esnaf ve sanatkârın üreticilikten aracılığa tenzil ettirilmesi çarşı hayatının ruhunu söndürdü.
    • Bir eşittir bir denklemindeki garabet daha da vahim boyutlara ulaşıyor. Sadece rakam sembolleriyle denklemi incelerseniz pek de fena görünmediğini teslim edersiniz, ama rakamların yerine eşyayı, herhangi bir varlığı veya hepsinden önemlisi insanı yerleştirmeye kalkışırsanız, sadece fahiş bir hata yapmış olmakla kalmaz, hayatın kendisini de mekanize etmiş olursunuz. Birbirine tamamen eşit iki elma, iki at, iki taş ve iki insan yoktur. Hâlâ Paris’teki müzesinde muhafaza edilen plâtin metre çubuğunun, şu günlerde itibar edilen metreden takriben bir milimetre daha kısalmış bulunması, mostralık ölçü birimlerine dahi itimat etmemekte ne kadar haklı olduğumuzu gösterir.
    • Kadınla erkek birbirine eşittir hükmü, yukarıda takdim olunan isbat ve mantık çerçevesinde fersûdeleşmiş bir demogojiden başka hiçbir anlam taşımıyor. Kadının erkeğe eşitliği sadece ideolojik bir ön kabûldür ve bütün ön kabûller gibi heyecen verici ve kışkırtıcı bir muhtevaya sahiptir. Bu denkleme itirazı olanların klâsik cevabı şöyle. “Hayır, kadınla erkek eşit değil, bilâkis bir bütünün iki parçasıdır.â€?. Cins-i lâtîfe hizmet konusunda hiçbir hizmeti sektirmeyen erbâb-ı muhabbet (ki halk arasnda â€?kılıbıkâ€? diye tesmiye olurlar) ise, “haşa ve kellâ, elbette ki hanımlar her nokta-i nazardan biz erkeklere faiktirler.â€? diye itiraz şerh ederler. Erkek taifesinin zikre bile lâyık olmayan bir cüzü ise, meseleyi adele ve kemik kalınlığı kriteriyle değerlendirerek homurtulu bir protestoyla “bir eşittir birâ€? denklemini tekzip ederler.
    • Matematik, -esasen öyle bir iddiası olmadığı gibi- insan ilişkilerini yorumlamakta etkisiz bir araçtır. Bu noktadan yola çıkarak sosyal davranışları istatistikle analiz etmeye kalkışan ilim erbabının mütebahhiresinden rahatlıkla şüphe edebilirsiniz. İnsan “uniqueâ€? bir varlıktır ve onu kemmiyyetçi yaklaşımla tarif etmeye kalkışanlar, eninde sonunda insanı yönlendirmeye ve manipüle etmeye niyet etmişlerdir. Her kamuoyu araştırması sadece anket yapan grubun temayüllerini kısmen tahlil edebilmek şansıyla malüldür. Bin kişi arasında anket yapıp “Bütün ülke böyle düşünüyor.â€? çıkarımında bulunmak için hiçbir makûl sebep gösterilemez.
    • Hayatı rakamlar değil, kader idare eder.
    • Einstein, fizik kaidelerinin dahi “relativâ€? davranabildiğini fark eden ilk ilim adamıydı.
    • Matematiktan anlamadığımız için değil, keyfiyetlerin sayılarla ve sembollerle ifade edilmesinde onur kırıcı bir cihet bulduğumuz için irrasyonel davranıyor, onun için çıplak realiteye, kuru realpolitike, “beduhâ€?la tanzim edilmiş muskaları andıran kaygan istatistiklere boş verip geçiyoruz.
    • Gerçekte çevremizde olup bitenlerin bir kahir ekseriyeti önceden tahmin edilemeyen, hesaba geçirilemeyen, mantığa ve düz muhakemeye aykırı şeylerdir. Muhabbetin şirazesi, nefretin endazesi, aşkın hendesesi yoktur. İvazsız samimiyetin sıkletini çekecek terazi, huzurlu bir “fakirhaneâ€?nin sıcaklığını ölçecek bir termometre, kahır ve mihnetli geçirilmiş bir ömre sunulan fedakârlığın vüs’atını tesbit edecek bir mikab icat edilmemiştir. İnsanlar, hayatın önceden kestirilemeyen, hendese ve matematiğe vurulamayan sürprizlerini yine hesaba ve endazeye sığmaz aykırılıklarla göğüsleyebilirler. Bilinmeyen her şey gibi kader de hesap haricidir.
    • Hayata egemen olan rakamlar ve semboller değil kaderdir.
    • Sen ey yoksulun hâlinden, dertlinin derdinden, âşığın hicrinden, zalimin tekebbüründen, âlimin cehlinden haber vermeyen matematik: Ölümden haberin var mı?
    • Dinî bir espriden hareket ederek birtakım gelenekler tesis etmenin, insanlık tecrübesi bakımından son derece tabiî olduğunu kabûl etmeliyiz; hatta denilebilir ki büyük çoğunluklar için “dinî tecrübeâ€?, sadece dinî bir esastan ilhamını alan birtakım geleneklerin yaşatılmasından ibarettir. Hâlbuki geleneklere hayat veren dinî espri, geleneğe muhtaç olmaksızın dahi mânâ bütünlüğüne sahip ve fonksiyonel bir fikirdir. Gelenek, dinî bir fikir veya espriyi kurumlaştırarak nesiller arasında tecrübe intikâlini sağladığı için bir kıymet ifade eder; gelenek, sadece gelenek olduğu için değer taşımaz ve gelenek adına bir şeyler yaparken onun ana fikrini unutmak doğru değildir.
    • Meseleyi daha özel bir çerçevede ele alırsak söyleyebiliriz ki dindar kişi, bu sıfatı bir iftihar vesilesi olarak kabûl ediyorsa en azından çevresine güven verici, nazik ve terbiyeli bir insan görüntüsü vermek zorundadır. İmanın derecesi insanlar tarafından ölçülemez ise de bir dine mensup olmanın şuuru ölçülebilir bir keyfiyettir. Başkalarına zararı dokunan, güvenilmez, tehditkâr, kaba, saygısız ve nezaketsiz kişileri, en azından taşıdıkları dindarlık sıfatına ihanet etmekle suçlayabiliriz.
    • Tebessümle bile sadaka ödülü vadeden bir değer ikliminde yaşıyoruz. Oruç hiç değilse, üzerimizde iğreti de olsa bir tebessüm hâlinde tecellî etmelidir; kim bilir belki böylece günün birinde tebessüm ve nezaketi şahsiyetin bir parçası hâline getirmeyi başarabiliriz.
    • Ara sıra kendinizi de hoşgörün; oruçlu ikindilerde kitaplı kaçamakların meşru serseriliğini görmezden gelin: İçinizdeki çocuğa da iftarlık almayı unutmayın!
    • Ve dünyada hiç kimse orucunu yalnız başına açmak zorunda kalan birisi kadar yalnız değildir.
    • Onlarda, yalan yere Şems’ten müjdeli haber getiren şarlatanı bile bile ödüllendiren Mevlânâ’nın neş’esi hiç eksik olmadı; Hazret, “dosttan gelen yalan habere müjdelik verdim; doğru olsaydı canımı verirdim.â€? demişti hani. Ki canlarını bile verdiler.
    • Nefret unutulur da muhabbet baki kalır. Günün birinde “Türkiyeâ€? derken gözlerinin içinde aydınlık bir tebessümü uyandıran biriyle karşılaşırsan onunla derunî dilden musafaha et; o da bir timsahtır. Ve “timsahâ€? kelimesinin Türkçedeki tek kafiyesi “âhâ€?tır; Âh!
    • Arapçaya dair bilgisi olmamakla birlikte eski Türkçeye aşina bir dikkat, Kur’ân’ı okurken veya dinlerken Türkçe mantığıyla öğrenip mânâ verdiği pek çok kelime ve kavramı ânında fark eder. Meseleye “ters açıâ€?dan bakan bir gözlemci için bu misâl, Türkçenin Arapça tarafından istilâsı olarak anlaşılabilir. Hâlbuki Kur’ân’a cildinden kâğıdına, harfinden mânâsına kadar fevkalâde bir ihtiram göstermekle tanınmış olan Türkler için bu vakıa, Türkçenin Arapça tarafından istilâsı olarak değil, Türkçenin Kur’ân tabirleriyle kaynaşması olarak değerlendirilmişti. Kur’ânî lâfızları Türkçede tasarruf etmek, gündelik hayatta konuşma diline geçirmek, o toplumun Kur’ân’la samimiyetini ve muarefesini artıran, pekiştiren bir tesir uyandırıyordu. Nitekim dilde arılaşma cereyanı altında yetişen nesillerin Kur’ân’a mesafesi, İngiliz, Fransız veya Lâtin lisanıyla kaleme alınmış herhangi bir metne karşı hissettikleri mesafeyle hemen hemen aynıdır.
    • Doğrusu biz, Türkçenin içindeki “Kur’ânî belkemiğiâ€? çıkararak “nefsimize zulmedenlerdenâ€? olmuşuzdur.
    • İnsan tabiatında konformizme, zahmetsizliğe ve kolay elde edilen şeylere karşı tabiî bir meyil var.
    • “Hiç kimsenin bu dünyada yoktur selâmeti / İllâ hayâl-i yâr müsellem gelir gider.â€? beyti ise, ne gençlik ne de kemâlât devrinde zihin selâmetinin ele geçer bir nesne olmadığını hatırlatıyor. Belki de â€?zihayatâ€? bulunmanın, hâlen yaşıyor olmanın bütün lezzeti bundan ibaret; neyin doğru olduğu yolunda fikren cehd gösterilmeksizin geçirilmiş bir gün kayıptan sayılmalı; “Acaba verdiğim karar doğru muydu?â€? endişesinden salim geçirilmiş bir zaman, belki de gaflet denilen şeyin ta kendisi. “Hakikat aranmakla bulunmaz; ama onu bulanlar yalnızca aramış olanlardır.â€? diyen sufinin işaret ettiği nükte böyle bir şey midir?
    • “Bir lisan bir insan…â€? sözünde isabet var; ana dilini çer çöp üzerine bina edenlerin aslında ikinci lisana ihtiyacı yok, çünkü insan varoluşunu ancak ana dili üzerine metin bir eda ile oturmuş sahih bir dünya görüşü ile idrâk edebilir; aksi hicrandır.
    • Şimdi yıllar süren gafletin pişmanlığı ile fark ediyorum ki Türk düşüncesi eski şiirin içindedir ve ecdadımız fikrini, kalitenin evc-i bâlâsına çıkmış bir lisan zevkiyle ifade edebilmiştir. Esefle belirtmeliyiz ki bugün yüksek fikir spekülasyonuna imkân verecek, yüksek ifadeye zemin teşkil edebilecek bir lisandan mahrumuz. Modern Türk şiirinin hâli, yüksek şeyler terennümüne izin vermeyecek kadar perişandır; işin en vahim tarafı artık şiirin fikirden tecrit edilmiş bir bunalım yansıtıcısı olarak revaç görmesidir. Lisan fikri kaybolunca, fikri ifade edecek lisan da ele geçmiyor.
    • Ana dilimi gramer dersinde değil, şeker gibi bir Türkçe ile yazılmış kitapların lezzetini çıkararak “pratiktenâ€? öğrenmeye çalışıyorum.
    • Müslümanlar, Kur’ân’da karşılığı verilen “ilimâ€?le, modern Batı dünyasının sahip bulunduğu “scienceâ€? kavramlarını vahim şekilde birbirine karıştırıyorlar; Müslümanların batılı “scienceâ€?ın sırrına ve künhüne vâkıf olması, neticede bir zulüm aracının el değiştirmesi mânâsına gelecektir. “Alınız fennini Garb’ınâ€? tavsiyesinin, İslâm retoriğine tercüme edilmesi mümkün değildir. Science, Arapçadaki mükemmel karşılığı ile “ulmanîâ€? bir muhtevaya sahiptir; kalbi, vicdanı, etiki ve gayesi yoktur. Batılı bilgi birikiminin her niyete göre hizmet istikametini değiştirebilen esnekliğinden ümide kapılarak onun “hayrâ€?ın ve “hakkâ€?ın emrine musahhar kılınabileceğini ümit etmek, 20. yy boyunca Müslümanların en büyük ütopyası ve yanılgısı oldu. Zira Batılı bilgi birikimi, üretim gayesi itibariyle İslâmî mantık ve gayeden mahrum bulunmakla malüldür. Onu “İslâmîleştirebileceğimiziâ€? ummak, çağdaş İslâm düşüncesini büyüledi ve zihin safiyetinden uzaklaştırdı.
    • Müslümanlar “bilgi toplumuâ€? safhasına erişemedikleri için değil ama “hikmet toplumuâ€? vasfını kazanamadıkları için yerinseler daha iyi ederler.
    • Biz, kalkınmakla, çağın önüne geçmekle, ehl-i küfre kendi usûlleriyle galebe etmekle muvazzaf değiliz; bizim vazifemiz Kur’ân’da tarif edilen kavramlara hayat vermekten ibarettir: O zaman “kalkınmışâ€? değil “muazzezâ€?, “ilerlemişâ€? değil “münevverâ€?, güç ve iktidar sahibi değil “mukbilâ€? oluruz.
    • Müslüman evvelemirde başkalarından giyimi ve kuşamı ile değil, bütün heyet-i umûmiyesine sindirdiği temizliği ile temayüz eder; gerisi bir kültür tercihinden ibarettir.
    • Herkes de pekâlâ bilir ki “modaâ€? denilen şey, hanım taifesinin zekâsına, evcimenliğine ve zevkine tevcih edilmiş ağır bir hakaret hükmündedir; moda, maçoluğun evc-i bâlâsı, kadına keyfiyet atfetmeme kabalığının şahikasıdır.
    • Din, yasaklar alanını işaret ederek yasak olmayan alanlarda aklın tam bir hürriyet içinde dünya işlerini tanzim etmesine bir fırsat verir. Dinde yasaklar istisnadır ve beşerî inisiyatifle kapsamı genişletilemez. Yasakların dışında kalan alan insanın akıl ve hürriyetle biçimlendireceği yerdir ki, insan bu alanda dünya işlerini düzenlerken sadece Yaratan’a kul olduğunu unutmamak kaydıyla modern mentalitenin tahayyülde zorlanabileceği çok geniş bir hürriyete sahiptir. Bu saha içinde insanın dinin öğütlerini ne dereceye kadar hayata geçireceği önemlidir. İnsan hürdür, çünkü hürriyetini tasarruf tarzından dolayı hesaba çekilecektir. “Hesap günüâ€?nde hür ve akıllı insanın hangi kritere göre yargılanacağı önceden belirlenmiş ve tebliğ edilmiştir. Bu kriter en genel mânâsıyla şeriattır ve şeriat, günün birinde bazı insanların “kahrolsun şeriatâ€? diye haykırabilme hürriyetlerini dahi teorik olarak kabûl etmiştir; din, dünya işlerini şer’î olmayan kriterlere göre tanzim etmeme hakkını (kınamasına rağmen) tanır ama hesap gününün hukukunu değiştirmeye insanın gücü yetmez. Beşerî doktrinler, hesap günü hukukunu değiştiremeyecekleri için onu yok saymayı tercih ediyorlar ve insanlara bu hususta –tersinden de olsa- iman teklif ediyorlar. Çünkü hesap günü ve ondan sonrası, hem dinî hem dünyevî doktrin açısından kesinlikle bir iman konusudur.
    • Sabır, kâmil insanın zamanı tasarruf tarzıdır; “Sabredenleri müjdele.â€? âyeti, beşerî müdahale ile değiştirilmesine imkân bulunmadığı için katlanmak gereken bir durum karşısında izlenecek yolu işaret ediyor.
    • İman şüpheyi de misafir edecek kadar güçlüdür ama şüphe pekâlâ imanı da sorguya tâbi tutacak kadar küstahtır.
    • Sadece yedi ana sesi kullanmak sûretiyle diğerlerine hiç benzemeyen bir bestenin nasıl yapılabildiğine hayret ederim.
    • Pir Sultan Abdal’ım yatar; hastadır, / Elinde gülleri deste destedir, / Âdemoğlu bir acaip nesnedir; / Muhabbeti tatlı dile çevrilir. (Pir Sultan Abdal)
    • Haydi ey musikî tarihçileri, etnomüzikologlar, siyaset ilimcileri, sosyal psikologlar, lisaniyatçılar, eğitimciler, her fincana bir kulp uydurmakta yekta hünerler gösteren sosyologlar, mütefekkirler, allâmeler: Kerem edin de “Gönlüme bir ateş düştü / İçinde yâr da yandı.â€? türküsünün mazmununu şerh edin ki, her dinleyişte bizi bu toprağın derinliklerinde saklı girdaplara doğru çeken müşkül muammâlardan âzâde kalalım. Eliniz değmişken “Her gördüğüm sanmak seni / Sen midir, ben midir?â€? mısralarının ardındaki yüreği dahi ayan edin; “At üstünde kuşlar gibi dönen yâr / Kendi gidip ahbapları kalan yâr.â€? deyişinin nasıl bir ruhta ete büründüğünü anlatın; size istediğiniz kadar zaman ve imkân verelim, “Dağlara lâle düştü / Güle velvele düştü.â€? sözündeki “velveleâ€?yi tefsir buyurun. Maşukun, “Kirpiği kaşına değdiği zamanâ€? neler olur; anlatın da dinleyelim. Sevdiğine “Sen yağmur ol ben bulut / Maçka’da buluşalım.â€? diye akıl almaz işmarlar çakan adamın bir benzerini gördünüz mü ömrünüzde; “Mah yüzüne bir nikab çek / Ben yandım el yanmasın.â€? diye feryat eden adamın “ne gördüğünüâ€? tasavvur edebilir misiniz; “Bir yanım kurt kuş yemiş / Bir yanım bîhaberdir.â€? siteminin sahibi hangi dertten mustariptir sizce?
    • Bir nağmeyi saatlerce ve günlerce ve aylarca, her nefes alışta yürekten geçirmek kaydıyla atardamarlarınızda gezdirdiğiniz oldu mu hiç?
    • Ey gelinlik çağına ermiş genç kızların titrek yürekli babaları; belki bir Avşar barağı değilse bile, sıradan bir Anadolu türküsünü kaş göz yarmadan okuyabildiğinden emin olmadığınız hiçbir delikanlıya yavrunuzu emanet etmeyiniz.
    • Ve ey alenen pilava kaşık saplayacak kertede gemi azıya almış koçak erlerin bahtiyar babaları; evlâdınıza lâyık görüp evinize gelin diye getirdiğiniz hanımefendinin belki bir Yozgat sürmelisi değilse bile, sıradan bir kına havasını kaş göz yarmadan okuyabildiğine kâni olmadığınız hiçbir güzele koç yiğidinizi kurban etmeyiniz!
    • Âdem neslinin en mucizevî icatlarından birisi harftir. Hançereden çıkan imtizaçsız seslerin bir işarete bağlanması, mücerredin görünür kalıplara rabtedilerek onlarla kelime tertip edilmesi bana hâlâ akla sığmaz bir keyfiyet gibi görünüyor.
    • Elif’in kameti “leâ€?de ne gezer?
    • Bizde gazete, tabiî bir ihtiyacın karşılanması maksadıyla değil, “şimdilik başlayalım ileride lâzım olur.â€? gerekçesiyle hayat bulmuştu.
    • Milletin kahir ekseriyeti, son istatistiklere nazaran çatır çatır okuma bildiği hâlde yine de gazete okumamakla “tecâhül-i ârifâneâ€? sanatında evc-i bâlâya varmış ince hünerler göstermektedir.
    • Kulağa en hoş gelen melodinin insanın kendi ismi olduğunu söylerler.
    • Dergi, matbuat hayatına balıklama dalmanın en yaygın biçimi olarak cazibesini hâlâ koruyor.

  • Emrah Gökçe

    Bu kitapta geçen, kendimce önemli gördüğüm bazı bölümleri sizinle paylaşmak istiyorum. Buyrun bu irfan bahçesine hep birlikte girelim:

    YATAÄžINA KIRGIN IRMAKLAR

    • Elsiziz, belsiziz, dilsiziz amma / Yaşarız dünyada erkekçesine. (Mir’atî). Yazının başında yer alan Mir’atî mısralarındaki “yaşamak� fiilinin, nasıl bir yaşamak olduğu hususunda ahir zaman modernistleri ne kadar taaccüp gösterseler yeridir; “Dövene elsiz gerek / Sövene dilsiz gerek / Derviş gönülsüz gerek.� diyen Hazret-i Yunus’un öğüdü de aynı mealdedir; işaret olunan, her nevî şiddete ve ceberutluğa karşı bir koyun tevekkülüyle zulmü mecalsiz bırakmayı hedefleyen bir pasif itaatsizlik değil, müdahaleyi, tasarrufu ve hareketliliği en üst kerteye yükselten “istiğna� hâlidir; modernler bilmez.
    • Hareketin en yüksek kertesi, hareketsizliktir. Belâgatin en yüksek kertesi hiç konuşmamaktır. Ok atmadaki en yüksek ustalık derecesi ise hiç ok atmamaktır!
    • Çok şey bilenlerin ihtiyarî cehaleti, çok şey görenlerin iradî gafleti, âgâh olanların bile bile suskunluğu, sanatı, mânâyı ve hareketi sadelik libasının içinde tevazu mertebesinde tutmayı bilenlerin edebi, variyetin inkârı… Sahi, bir vakitler böyle insanlar yaşamış mıydı dersiniz?
    • İnandığı ve bağlandığı değerlerden emin toplumların, kendini ifade ederken tercih ettiği istiğna hâli, galiba bütün sanatlardan daha sanatkârâne bir duruştur. Mânâyı ve güzelliği ayrıntılarda ve tezyinî unsurlarda değil, temsil olunan şeyin tamamında ve ana kütlesinde bulmanın ardında elbette her nevî tecrübe birikimi saklı olmalıdır. Bu duruş mevkiinde insan, sanat eserine zemin teşkil eden tuval, bina, duvar, nota kâğıdı, mermer parçası cinsinden bir değer taşır ve şahsiyet bir sanat eseri olarak kıymet kazanır; cevval ve alabildiğine zengin şuurun belirsiz bir tebessümle sükût etmesidir bu, sanatın münteha derecesidir; marifetin reddidir.
    • Âh, sadelik fikrini nerede kaybettik biz?
    • Modern zamanlarda katıksız iman yerini şüpheciliÄŸe terk eder; lisan, icazı reddedip kavramlar üzerinde kıvrılır, düşünceyi derinleÅŸtirmenin ve gizlemenin âleti hâline gelir; fıtratını kaybedip ilim mertebesine iner; hikâye fersûdeleÅŸir, mucize sıradanlaşır; aÅŸk maddeleÅŸir, celâdet pörsür: Modern zamanlardır; ne vardır, ne yoktur!…
    • Bugün sigortanın şarteline dokunurken bile ürpertiler geçiren, ampul değiştirmekten, duvarın boyasını tazelemekten, damlayan musluğun lâstik contasını değiştirmekten âciz, basiretsiz tüketiciler derekesine düştük.
    • Evveli biz böyle değildik; sonradan olduk!
    • Yakın zamanlara kadar okuma yazmayı, topluluk içinde davranma muaşeretini, memleket ve dünya hakkında edinilmiş ilk bilgileri “asker ocağı�nda öğrenen delikanlılar, evlerine terhis tezkeresiyle birlikte ordu standartlarına uygun bir hayat tecrübesi götürüyorlar ve belki hepsinden mühim olmak üzere evlenmeye, yuva kurmaya ve bir ailenin geçimini üstlenmeye namzet olabilecek bir olgunluk imtihanından geçmiş sayılıyorlardı. “Zimmet� üstlenen, nöbet bekleyen, sorumluluk taşıyan, sıkıntılı ve güç hâllerde tahammül göstermeyi ve paylaşmayı öğrenen delikanlı, terhis dönüşünde ait olduğu toplulukta “el yumruğu�nu tanımış, sabır imtihanlarından geçmiş ve yetişkin safına katılmayı hak etmiş birisi olarak itibar kazanmaktadır. Toplumun bütün erkek fertlerini, istisna tanımaksızın rahle-i tedrîsinden geçiren ordu, millî eğitimden sonra en büyük eğitim teşkilâtı olarak göze çarpar. Anadolu’da askerliğini yapmayana kız verilmemesi, hâlâ itibar gören bir değerdir ve bir mânâda “tezkere� ordunun vatandaşlara verdiği bir kemâlât şehadetnamesi yerine geçer.
    • Kıymet hükümlerimizdeki tutarsızlık biraz da aşırı derece yoğunlaştırılmış zamanları çok kısa bir zaman içinde hazmetmeye mecbur kalışımızdan kaynaklanıyor. Bizzat üretmediğimiz, kendi ihtiyaçlarımızdan yola çıkarak biçimlendiremediğimiz binlerce teknolojik mahsûlü, gündelik hayat içinde mânâlandırmaya çalışmaktan usandık ve işi oluruna bıraktık.
    • Biz, tarihin ender kaydettiği bir geçiş nesliyiz; bizden sonrakiler kendi içinde belki daha tutarlı görünen bir kültür iklimi içinde kendilerini rahat hissedecekler; ama yağma yok: Ödemeye bir ömür içinde fırsat ve imkân bulamadığımız bütün bedeli, onlara miras bırakmak zorundayız ve onlar, sebebini bile doğru dürüst kavrayamadıkları krizlerle boğuşarak aslında hak etmedikleri bir cezanın bedeline katlanacaklar.
    • Esasen irfanın mektebi bütün cemiyettir. Eskiler, “…müşterisiz meta zayidir.� derlerdi; bu hükümden eski cemiyetin irfana daha ziyade revaç gösterdiği neticesi çıkar ki doğrudur.
    • Esnaf ve sanatkârın üreticilikten aracılığa tenzil ettirilmesi çarşı hayatının ruhunu söndürdü.
    • Bir eşittir bir denklemindeki garabet daha da vahim boyutlara ulaşıyor. Sadece rakam sembolleriyle denklemi incelerseniz pek de fena görünmediğini teslim edersiniz, ama rakamların yerine eşyayı, herhangi bir varlığı veya hepsinden önemlisi insanı yerleştirmeye kalkışırsanız, sadece fahiş bir hata yapmış olmakla kalmaz, hayatın kendisini de mekanize etmiş olursunuz. Birbirine tamamen eşit iki elma, iki at, iki taş ve iki insan yoktur. Hâlâ Paris’teki müzesinde muhafaza edilen plâtin metre çubuğunun, şu günlerde itibar edilen metreden takriben bir milimetre daha kısalmış bulunması, mostralık ölçü birimlerine dahi itimat etmemekte ne kadar haklı olduğumuzu gösterir.
    • Kadınla erkek birbirine eşittir hükmü, yukarıda takdim olunan isbat ve mantık çerçevesinde fersûdeleşmiş bir demogojiden başka hiçbir anlam taşımıyor. Kadının erkeğe eşitliği sadece ideolojik bir ön kabûldür ve bütün ön kabûller gibi heyecen verici ve kışkırtıcı bir muhtevaya sahiptir. Bu denkleme itirazı olanların klâsik cevabı şöyle. “Hayır, kadınla erkek eşit değil, bilâkis bir bütünün iki parçasıdır.�. Cins-i lâtîfe hizmet konusunda hiçbir hizmeti sektirmeyen erbâb-ı muhabbet (ki halk arasnda �kılıbık� diye tesmiye olurlar) ise, “haşa ve kellâ, elbette ki hanımlar her nokta-i nazardan biz erkeklere faiktirler.� diye itiraz şerh ederler. Erkek taifesinin zikre bile lâyık olmayan bir cüzü ise, meseleyi adele ve kemik kalınlığı kriteriyle değerlendirerek homurtulu bir protestoyla “bir eşittir bir� denklemini tekzip ederler.
    • Matematik, -esasen öyle bir iddiası olmadığı gibi- insan ilişkilerini yorumlamakta etkisiz bir araçtır. Bu noktadan yola çıkarak sosyal davranışları istatistikle analiz etmeye kalkışan ilim erbabının mütebahhiresinden rahatlıkla şüphe edebilirsiniz. İnsan “unique� bir varlıktır ve onu kemmiyyetçi yaklaşımla tarif etmeye kalkışanlar, eninde sonunda insanı yönlendirmeye ve manipüle etmeye niyet etmişlerdir. Her kamuoyu araştırması sadece anket yapan grubun temayüllerini kısmen tahlil edebilmek şansıyla malüldür. Bin kişi arasında anket yapıp “Bütün ülke böyle düşünüyor.� çıkarımında bulunmak için hiçbir makûl sebep gösterilemez.
    • Hayatı rakamlar değil, kader idare eder.
    • Einstein, fizik kaidelerinin dahi “relativ� davranabildiğini fark eden ilk ilim adamıydı.
    • Matematiktan anlamadığımız için değil, keyfiyetlerin sayılarla ve sembollerle ifade edilmesinde onur kırıcı bir cihet bulduğumuz için irrasyonel davranıyor, onun için çıplak realiteye, kuru realpolitike, “beduh�la tanzim edilmiş muskaları andıran kaygan istatistiklere boş verip geçiyoruz.
    • Gerçekte çevremizde olup bitenlerin bir kahir ekseriyeti önceden tahmin edilemeyen, hesaba geçirilemeyen, mantığa ve düz muhakemeye aykırı şeylerdir. Muhabbetin şirazesi, nefretin endazesi, aşkın hendesesi yoktur. İvazsız samimiyetin sıkletini çekecek terazi, huzurlu bir “fakirhane�nin sıcaklığını ölçecek bir termometre, kahır ve mihnetli geçirilmiş bir ömre sunulan fedakârlığın vüs’atını tesbit edecek bir mikab icat edilmemiştir. İnsanlar, hayatın önceden kestirilemeyen, hendese ve matematiğe vurulamayan sürprizlerini yine hesaba ve endazeye sığmaz aykırılıklarla göğüsleyebilirler. Bilinmeyen her şey gibi kader de hesap haricidir.
    • Hayata egemen olan rakamlar ve semboller değil kaderdir.
    • Sen ey yoksulun hâlinden, dertlinin derdinden, âşığın hicrinden, zalimin tekebbüründen, âlimin cehlinden haber vermeyen matematik: Ölümden haberin var mı?
    • Dinî bir espriden hareket ederek birtakım gelenekler tesis etmenin, insanlık tecrübesi bakımından son derece tabiî olduğunu kabûl etmeliyiz; hatta denilebilir ki büyük çoğunluklar için “dinî tecrübe�, sadece dinî bir esastan ilhamını alan birtakım geleneklerin yaşatılmasından ibarettir. Hâlbuki geleneklere hayat veren dinî espri, geleneğe muhtaç olmaksızın dahi mânâ bütünlüğüne sahip ve fonksiyonel bir fikirdir. Gelenek, dinî bir fikir veya espriyi kurumlaştırarak nesiller arasında tecrübe intikâlini sağladığı için bir kıymet ifade eder; gelenek, sadece gelenek olduğu için değer taşımaz ve gelenek adına bir şeyler yaparken onun ana fikrini unutmak doğru değildir.
    • Meseleyi daha özel bir çerçevede ele alırsak söyleyebiliriz ki dindar kişi, bu sıfatı bir iftihar vesilesi olarak kabûl ediyorsa en azından çevresine güven verici, nazik ve terbiyeli bir insan görüntüsü vermek zorundadır. İmanın derecesi insanlar tarafından ölçülemez ise de bir dine mensup olmanın şuuru ölçülebilir bir keyfiyettir. Başkalarına zararı dokunan, güvenilmez, tehditkâr, kaba, saygısız ve nezaketsiz kişileri, en azından taşıdıkları dindarlık sıfatına ihanet etmekle suçlayabiliriz.
    • Tebessümle bile sadaka ödülü vadeden bir değer ikliminde yaşıyoruz. Oruç hiç değilse, üzerimizde iğreti de olsa bir tebessüm hâlinde tecellî etmelidir; kim bilir belki böylece günün birinde tebessüm ve nezaketi şahsiyetin bir parçası hâline getirmeyi başarabiliriz.
    • Ara sıra kendinizi de hoşgörün; oruçlu ikindilerde kitaplı kaçamakların meşru serseriliğini görmezden gelin: İçinizdeki çocuğa da iftarlık almayı unutmayın!
    • Ve dünyada hiç kimse orucunu yalnız başına açmak zorunda kalan birisi kadar yalnız değildir.
    • Onlarda, yalan yere Şems’ten müjdeli haber getiren şarlatanı bile bile ödüllendiren Mevlânâ’nın neş’esi hiç eksik olmadı; Hazret, “dosttan gelen yalan habere müjdelik verdim; doğru olsaydı canımı verirdim.� demişti hani. Ki canlarını bile verdiler.
    • Nefret unutulur da muhabbet baki kalır. Günün birinde “Türkiye� derken gözlerinin içinde aydınlık bir tebessümü uyandıran biriyle karşılaşırsan onunla derunî dilden musafaha et; o da bir timsahtır. Ve “timsah� kelimesinin Türkçedeki tek kafiyesi “âh�tır; Âh!
    • Arapçaya dair bilgisi olmamakla birlikte eski Türkçeye aşina bir dikkat, Kur’ân’ı okurken veya dinlerken Türkçe mantığıyla öğrenip mânâ verdiği pek çok kelime ve kavramı ânında fark eder. Meseleye “ters açı�dan bakan bir gözlemci için bu misâl, Türkçenin Arapça tarafından istilâsı olarak anlaşılabilir. Hâlbuki Kur’ân’a cildinden kâğıdına, harfinden mânâsına kadar fevkalâde bir ihtiram göstermekle tanınmış olan Türkler için bu vakıa, Türkçenin Arapça tarafından istilâsı olarak değil, Türkçenin Kur’ân tabirleriyle kaynaşması olarak değerlendirilmişti. Kur’ânî lâfızları Türkçede tasarruf etmek, gündelik hayatta konuşma diline geçirmek, o toplumun Kur’ân’la samimiyetini ve muarefesini artıran, pekiştiren bir tesir uyandırıyordu. Nitekim dilde arılaşma cereyanı altında yetişen nesillerin Kur’ân’a mesafesi, İngiliz, Fransız veya Lâtin lisanıyla kaleme alınmış herhangi bir metne karşı hissettikleri mesafeyle hemen hemen aynıdır.
    • Doğrusu biz, Türkçenin içindeki “Kur’ânî belkemiği� çıkararak “nefsimize zulmedenlerden� olmuşuzdur.
    • İnsan tabiatında konformizme, zahmetsizliğe ve kolay elde edilen şeylere karşı tabiî bir meyil var.
    • “Hiç kimsenin bu dünyada yoktur selâmeti / İllâ hayâl-i yâr müsellem gelir gider.� beyti ise, ne gençlik ne de kemâlât devrinde zihin selâmetinin ele geçer bir nesne olmadığını hatırlatıyor. Belki de �zihayat� bulunmanın, hâlen yaşıyor olmanın bütün lezzeti bundan ibaret; neyin doğru olduğu yolunda fikren cehd gösterilmeksizin geçirilmiş bir gün kayıptan sayılmalı; “Acaba verdiğim karar doğru muydu?� endişesinden salim geçirilmiş bir zaman, belki de gaflet denilen şeyin ta kendisi. “Hakikat aranmakla bulunmaz; ama onu bulanlar yalnızca aramış olanlardır.� diyen sufinin işaret ettiği nükte böyle bir şey midir?
    • “Bir lisan bir insan…� sözünde isabet var; ana dilini çer çöp üzerine bina edenlerin aslında ikinci lisana ihtiyacı yok, çünkü insan varoluşunu ancak ana dili üzerine metin bir eda ile oturmuş sahih bir dünya görüşü ile idrâk edebilir; aksi hicrandır.
    • Şimdi yıllar süren gafletin pişmanlığı ile fark ediyorum ki Türk düşüncesi eski şiirin içindedir ve ecdadımız fikrini, kalitenin evc-i bâlâsına çıkmış bir lisan zevkiyle ifade edebilmiştir. Esefle belirtmeliyiz ki bugün yüksek fikir spekülasyonuna imkân verecek, yüksek ifadeye zemin teşkil edebilecek bir lisandan mahrumuz. Modern Türk şiirinin hâli, yüksek şeyler terennümüne izin vermeyecek kadar perişandır; işin en vahim tarafı artık şiirin fikirden tecrit edilmiş bir bunalım yansıtıcısı olarak revaç görmesidir. Lisan fikri kaybolunca, fikri ifade edecek lisan da ele geçmiyor.
    • Ana dilimi gramer dersinde değil, şeker gibi bir Türkçe ile yazılmış kitapların lezzetini çıkararak “pratikten� öğrenmeye çalışıyorum.
    • Müslümanlar, Kur’ân’da karşılığı verilen “ilim�le, modern Batı dünyasının sahip bulunduğu “science� kavramlarını vahim şekilde birbirine karıştırıyorlar; Müslümanların batılı “science�ın sırrına ve künhüne vâkıf olması, neticede bir zulüm aracının el değiştirmesi mânâsına gelecektir. “Alınız fennini Garb’ın� tavsiyesinin, İslâm retoriğine tercüme edilmesi mümkün değildir. Science, Arapçadaki mükemmel karşılığı ile “ulmanî� bir muhtevaya sahiptir; kalbi, vicdanı, etiki ve gayesi yoktur. Batılı bilgi birikiminin her niyete göre hizmet istikametini değiştirebilen esnekliğinden ümide kapılarak onun “hayr�ın ve “hakk�ın emrine musahhar kılınabileceğini ümit etmek, 20. yy boyunca Müslümanların en büyük ütopyası ve yanılgısı oldu. Zira Batılı bilgi birikimi, üretim gayesi itibariyle İslâmî mantık ve gayeden mahrum bulunmakla malüldür. Onu “İslâmîleştirebileceğimizi� ummak, çağdaş İslâm düşüncesini büyüledi ve zihin safiyetinden uzaklaştırdı.
    • Müslümanlar “bilgi toplumu� safhasına erişemedikleri için değil ama “hikmet toplumu� vasfını kazanamadıkları için yerinseler daha iyi ederler.
    • Biz, kalkınmakla, çağın önüne geçmekle, ehl-i küfre kendi usûlleriyle galebe etmekle muvazzaf değiliz; bizim vazifemiz Kur’ân’da tarif edilen kavramlara hayat vermekten ibarettir: O zaman “kalkınmış� değil “muazzez�, “ilerlemiş� değil “münevver�, güç ve iktidar sahibi değil “mukbil� oluruz.
    • Müslüman evvelemirde başkalarından giyimi ve kuşamı ile değil, bütün heyet-i umûmiyesine sindirdiği temizliği ile temayüz eder; gerisi bir kültür tercihinden ibarettir.
    • Herkes de pekâlâ bilir ki “moda� denilen şey, hanım taifesinin zekâsına, evcimenliğine ve zevkine tevcih edilmiş ağır bir hakaret hükmündedir; moda, maçoluğun evc-i bâlâsı, kadına keyfiyet atfetmeme kabalığının şahikasıdır.
    • Din, yasaklar alanını işaret ederek yasak olmayan alanlarda aklın tam bir hürriyet içinde dünya işlerini tanzim etmesine bir fırsat verir. Dinde yasaklar istisnadır ve beşerî inisiyatifle kapsamı genişletilemez. Yasakların dışında kalan alan insanın akıl ve hürriyetle biçimlendireceği yerdir ki, insan bu alanda dünya işlerini düzenlerken sadece Yaratan’a kul olduğunu unutmamak kaydıyla modern mentalitenin tahayyülde zorlanabileceği çok geniş bir hürriyete sahiptir. Bu saha içinde insanın dinin öğütlerini ne dereceye kadar hayata geçireceği önemlidir. İnsan hürdür, çünkü hürriyetini tasarruf tarzından dolayı hesaba çekilecektir. “Hesap günü�nde hür ve akıllı insanın hangi kritere göre yargılanacağı önceden belirlenmiş ve tebliğ edilmiştir. Bu kriter en genel mânâsıyla şeriattır ve şeriat, günün birinde bazı insanların “kahrolsun şeriat� diye haykırabilme hürriyetlerini dahi teorik olarak kabûl etmiştir; din, dünya işlerini şer’î olmayan kriterlere göre tanzim etmeme hakkını (kınamasına rağmen) tanır ama hesap gününün hukukunu değiştirmeye insanın gücü yetmez. Beşerî doktrinler, hesap günü hukukunu değiştiremeyecekleri için onu yok saymayı tercih ediyorlar ve insanlara bu hususta –tersinden de olsa- iman teklif ediyorlar. Çünkü hesap günü ve ondan sonrası, hem dinî hem dünyevî doktrin açısından kesinlikle bir iman konusudur.
    • Sabır, kâmil insanın zamanı tasarruf tarzıdır; “Sabredenleri müjdele.� âyeti, beşerî müdahale ile değiştirilmesine imkân bulunmadığı için katlanmak gereken bir durum karşısında izlenecek yolu işaret ediyor.
    • İman şüpheyi de misafir edecek kadar güçlüdür ama şüphe pekâlâ imanı da sorguya tâbi tutacak kadar küstahtır.
    • Sadece yedi ana sesi kullanmak sûretiyle diğerlerine hiç benzemeyen bir bestenin nasıl yapılabildiğine hayret ederim.
    • Pir Sultan Abdal’ım yatar; hastadır, / Elinde gülleri deste destedir, / Âdemoğlu bir acaip nesnedir; / Muhabbeti tatlı dile çevrilir. (Pir Sultan Abdal)
    • Haydi ey musikî tarihçileri, etnomüzikologlar, siyaset ilimcileri, sosyal psikologlar, lisaniyatçılar, eğitimciler, her fincana bir kulp uydurmakta yekta hünerler gösteren sosyologlar, mütefekkirler, allâmeler: Kerem edin de “Gönlüme bir ateş düştü / İçinde yâr da yandı.� türküsünün mazmununu şerh edin ki, her dinleyişte bizi bu toprağın derinliklerinde saklı girdaplara doğru çeken müşkül muammâlardan âzâde kalalım. Eliniz değmişken “Her gördüğüm sanmak seni / Sen midir, ben midir?� mısralarının ardındaki yüreği dahi ayan edin; “At üstünde kuşlar gibi dönen yâr / Kendi gidip ahbapları kalan yâr.� deyişinin nasıl bir ruhta ete büründüğünü anlatın; size istediğiniz kadar zaman ve imkân verelim, “Dağlara lâle düştü / Güle velvele düştü.� sözündeki “velvele�yi tefsir buyurun. Maşukun, “Kirpiği kaşına değdiği zaman� neler olur; anlatın da dinleyelim. Sevdiğine “Sen yağmur ol ben bulut / Maçka’da buluşalım.� diye akıl almaz işmarlar çakan adamın bir benzerini gördünüz mü ömrünüzde; “Mah yüzüne bir nikab çek / Ben yandım el yanmasın.� diye feryat eden adamın “ne gördüğünü� tasavvur edebilir misiniz; “Bir yanım kurt kuş yemiş / Bir yanım bîhaberdir.� siteminin sahibi hangi dertten mustariptir sizce?
    • Bir nağmeyi saatlerce ve günlerce ve aylarca, her nefes alışta yürekten geçirmek kaydıyla atardamarlarınızda gezdirdiğiniz oldu mu hiç?
    • Ey gelinlik çağına ermiş genç kızların titrek yürekli babaları; belki bir Avşar barağı değilse bile, sıradan bir Anadolu türküsünü kaş göz yarmadan okuyabildiğinden emin olmadığınız hiçbir delikanlıya yavrunuzu emanet etmeyiniz.
    • Ve ey alenen pilava kaşık saplayacak kertede gemi azıya almış koçak erlerin bahtiyar babaları; evlâdınıza lâyık görüp evinize gelin diye getirdiğiniz hanımefendinin belki bir Yozgat sürmelisi değilse bile, sıradan bir kına havasını kaş göz yarmadan okuyabildiğine kâni olmadığınız hiçbir güzele koç yiğidinizi kurban etmeyiniz!
    • Âdem neslinin en mucizevî icatlarından birisi harftir. Hançereden çıkan imtizaçsız seslerin bir işarete bağlanması, mücerredin görünür kalıplara rabtedilerek onlarla kelime tertip edilmesi bana hâlâ akla sığmaz bir keyfiyet gibi görünüyor.
    • Elif’in kameti “le�de ne gezer?
    • Bizde gazete, tabiî bir ihtiyacın karşılanması maksadıyla değil, “şimdilik başlayalım ileride lâzım olur.� gerekçesiyle hayat bulmuştu.
    • Milletin kahir ekseriyeti, son istatistiklere nazaran çatır çatır okuma bildiği hâlde yine de gazete okumamakla “tecâhül-i ârifâne� sanatında evc-i bâlâya varmış ince hünerler göstermektedir.
    • Kulağa en hoş gelen melodinin insanın kendi ismi olduğunu söylerler.
    • Dergi, matbuat hayatına balıklama dalmanın en yaygın biçimi olarak cazibesini hâlâ koruyor.

  • http://www.sangok.jimdo.com Gökhan UzunoÄŸlu

    “Ey bu devrin kara bahtlı, nice devrimlere uğramış gençleri; viraneye dönmüş bir savaş meydanının akşamında inleyerek yarasını sarmaya çalışan bir ‘kılıç artığı’ nesil olsanız da, Türkçenin son rönesansına tuğla taşımış bir yazarın eseriyle karşılaşırsanız önünde hürmetle eğilmeyi ihmal etmeyinizâ€? Böyle söylüyor kitabının bir paragrafında Ahmet Turan Alkan. Evet! Bende sevgili yazarın üslubunun ve dilinin önünde daha önce çok kere yaptığım gibi hürmetle eğiliyorum. Okuyun Ahmet Turan Alkan’ı… Okuyun ki; dünyadaki en büyük yalnızlığın iftar sofralarındaki yalnızlık olduğunu ruhunuzda hissedin. Okuyun ki, içi boşaltılıp tatile dönüştürülen dini bayramlar ile sıradan tatillere bayram sıfatı yakıştırmadaki çelişkiyi düşünün. Okuyun ki, edebiyat kitaplarımızda eski lisanın gülünçlüğü yönünde fikir telkin etmek için yazılan ve bugün okuduğumuzda bir şey anlamadığımıza utanmak yerine cahilliğimizle dalga geçtiğimiz Divan şiirini tanımaya çalışın. Okuyun ki, Türk musikisinin, türkülerin o eşsiz dünyasında seferler yapın. Okuyun ki, taşrada nice ümit ve fedakârlıklarla çıkarılan ve kısa sürede can veren matbuat aleminin çilekeş mahalli dergi ve gazetelerinin dramına hüzünlenin. Yani kısaca Ahmet Turan Alkan’ın o engin fikir dünyasında geçmişten günümüze doğru zaman zaman hüzünlü zaman zaman tebessümün hakim olduğu bir yolculuğa çıkın.

  • http://www.sangok.jimdo.com Gökhan UzunoÄŸlu

    “Ey bu devrin kara bahtlı, nice devrimlere uğramış gençleri; viraneye dönmüş bir savaş meydanının akşamında inleyerek yarasını sarmaya çalışan bir ‘kılıç artığı’ nesil olsanız da, Türkçenin son rönesansına tuğla taşımış bir yazarın eseriyle karşılaşırsanız önünde hürmetle eğilmeyi ihmal etmeyiniz� Böyle söylüyor kitabının bir paragrafında Ahmet Turan Alkan. Evet! Bende sevgili yazarın üslubunun ve dilinin önünde daha önce çok kere yaptığım gibi hürmetle eğiliyorum. Okuyun Ahmet Turan Alkan’ı… Okuyun ki; dünyadaki en büyük yalnızlığın iftar sofralarındaki yalnızlık olduğunu ruhunuzda hissedin. Okuyun ki, içi boşaltılıp tatile dönüştürülen dini bayramlar ile sıradan tatillere bayram sıfatı yakıştırmadaki çelişkiyi düşünün. Okuyun ki, edebiyat kitaplarımızda eski lisanın gülünçlüğü yönünde fikir telkin etmek için yazılan ve bugün okuduğumuzda bir şey anlamadığımıza utanmak yerine cahilliğimizle dalga geçtiğimiz Divan şiirini tanımaya çalışın. Okuyun ki, Türk musikisinin, türkülerin o eşsiz dünyasında seferler yapın. Okuyun ki, taşrada nice ümit ve fedakârlıklarla çıkarılan ve kısa sürede can veren matbuat aleminin çilekeş mahalli dergi ve gazetelerinin dramına hüzünlenin. Yani kısaca Ahmet Turan Alkan’ın o engin fikir dünyasında geçmişten günümüze doğru zaman zaman hüzünlü zaman zaman tebessümün hakim olduğu bir yolculuğa çıkın.