İki mesele!

Seçimlerden önce bazı partilerin, “milletvekilliği dokunulmazlığını kaldıracağız” yolunda kampanya başlatmaları yanlıştı. Dünyanın her yerinde yasama uzvunun mensupları benzer muafiyet ve korunma tedbirlerinden istifade ederler. Az sayıda kötü örnek dokunulmazlığı istismar ediyor diye Meclis üyelerinin tamamını ‘dokunulabilir’ kılmak Meclis’i güçlendirmez, zayıflatır.

Meclis’in itibarı çok yüksek olmalı; itibarı kanunlar değil, Meclis heyetinin tamamı sağlar ama çürük elmalar için sepet feda edilmez. Çare dokunulmazlığı kaldırmak değil, Meclis’in itibarını hassasiyetle muhafaza etmektir.

“Dokunulmazlığı kaldırmıyoruz, çünkü yargı bağımsız değil” lâfı da çürük. Doğru bir tez, yanlış delillerle savunulmamalı. Velev ki öyle olsa bile böyle bir lâfın sarfı, yargının sırtındaki problemleri ağırlaştırmaktan başka neye yarar? Yasamanın itibarını yüksek tutmak için yargıyı eleştirmek, maksadını aşan bir gayret.

Yüksek yargı kuruluşu başkanlarının, ‘yargıya güvensizlik’ imâsını kabullenmeyip ânında tepki göstermelerini tabii karşılamak gerek ama cevabi beyanlardaki ’sinir dozu’nun hayli yüksek tutulduğu da dikkatlerden kaçmıyor. O üslup tartışmayı alevlendirir ve daha şimdiden toz-duman birbirine karıştı bile.

İfrattan tefrite düşmekten kurtulamıyoruz: “Milletvekilli dokunulmazlığı ömür boyu sürmeli” teklifi daha başka bir garâbet. Merak ediyorum; sıfır mâliyetle problem icat etmek milli sporumuz mudur bizim?

Sâkin olalım, yargıyı yasamaya, yasamayı yargıya tercih edecek halimiz yok. Sistemin temel aktörleri birbirini hırpalayıp rövanşist beyanlar vereceklerine kendi kurumlarının itibarını lâfla değil fiille yükseltmeyi tercih etseler daha doğru olur.

Bir ‘laiklik’ vurgusu da benden

DYP Genel Başkanı, Rauf Denktaş’a destek için Mersin’in Erdemli ilçesinde miting düzenlemiş. Garibime gitti; ‘acaba Erdemlililer de mi Kıbrıs seçimlerinde oy kullanacaklar’ diye düşünmeden edemedim. Konuyla ilgili haberde bir başka husus daha dikkatimi çekti: DYP Genel Başkanı Ağar, bu mitingdeki konuşmasına, Efendimiz’in Kıbrıs’la ilgili olarak gördüğü bir rüyayı naklederek başlamış ve Efendimiz’in halası Ümmü Haram’ın bu rüya üzerine Kıbrıs seferine katıldığını nakletmiş.

Hadis velev ki ’sahih ve hasen’ olmuş olsun, Denktaş’a destek maksadıyla tertiplenen bir mitingde zikredilmesinin hikmetini anlayamadım. Siyasetle dinin niçin ayrılması gerektiğini gösteren çıplak bir nümune ile karşı karşıyayız bence. İşin yanlışlığı şurada; pek çok İslâm memleketi, hakkında hadisle rivayet olunan bir rüyâ mevzubahs olmaksızın fethedilmişti. İslâmi mantığa göre ‘Dâr’ül İslâm’ statüsünü kazanan bir yerin sonradan ‘Dâr’ül-Harb’ haline gelmesine hoşgörüyle bakılmaz; acaba bu mânâya mı atıfta bulunuluyor? Eğer öyleyse Kıbrıs meselesinde Denktaş taraftarı partilerin ‘dini’ mantıkla desteklenmesi gerektiği, laikliğin en basit ve temel kuralına aykırı bir tavırdır ve hoş değildir.

Aynı mantığı takib ederek düşünelim; böyle bir rüya hadisesi olmasaydı, Kıbrıs meselesindeki tezlerimizi müdafaa edemeyecek miydik? Yine aynı mantıktan hareketle Sayın Ağar, ulemânın ekseriyetle kabul ettiği üzere Miraç hadisesinin cereyan ettiği şerefli Kudüs için de -meselâ Adana’da- bir miting tertiplemeyi ve Miraç’ı telmihen Kudüs’ün İsrail işgalinden kurtarılması için kamuoyunu yönlendirmeyi düşünür mü?

Kıbrıs ‘dini’ bir mesele değil, ’siyasi’ bir mesele. Siyasi bir mesele siyasetin icapları, kavramları ve rükünleri ile izah olunur, savunulur veya eleştirilir. Siyâset, kendi alanı içinde kalınarak yapılmalı. Laikliğin de muradı budur bence. Böyle olması evvelemirde siyasetten ziyade ‘din’i rahatlatan ve ibrâ eden bir yaklaşımdır.

Ahmet Turan Alkan - 15 Aralık 2003

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/2003/12/15/yazarlar/ahmetturanalkan.htm

Bu yazıyı yazdır Bu yazıyı yazdır
1 Puan2 Puan3 Puan4 Puan5 Puan (Henüz oylanmadı)
Yükleniyor ... Yükleniyor ...

Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.

Yorumlar

Henüz Yorum Yok.

Sizin Yorumunuz

(gerekli)

(gerekli)


İki mesele

Kaç gün önceydi şimdi hatırlamıyorum; Mail Büyükerman Meclis bahçesinde konuşuyor: “Hayır kardeşim ben artık aday değilim, birkaç dönem vekillik yaptım yetişir, tadını aldım, bu seçimlerde ben yokum!”

O güne kadar Meclis’in en tatlı mizah unsurlarından birisi olarak gördüğüm Mail Bey gözümde büyüyor, devleşiyor, “helâl olsun Mail Bey’e” diye düşünüyorum, “tadında bırakmasını biliyor, helâl olsun!”. Ne var ki bu tokgözlülük davranışının bende uyandırdığı imrenti hissi daha soğumadan Mail Bey karar değiştiriyor ve ikbâl kapılarını yeniden omuzlamaya karar vererek CHP liderinden adaylık sözü almak için, o tatlı izlerle dolu siyasi kariyerini kaldırımlara seriyor; anlamazdan gelmek, kibarca savılmak yetmiyor, istiskâle uğruyor.

Artık “değer mi” diye sormayacağım, demek ki değiyormuş. Bir daha seçilemeyeceklerini fark edenlerin uğradığı yıkılmışlık hissini onlardan başka kimse bilemez ama tahmin etmeye çalışalım: “Ben olmazsam memleket batar” endişesi değil elbette, seçilmeme ihtimâlinin yarattığı o derin boşluk belki. Artık milletvekili olmamanın nefiste meydana getirdiği boşluk bir başka şeyle ikame edilemez mi; torun sevgisi, okumak, ticaret, ufak–tefek meşgaleler, koleksiyonculuk Böyleleri de var şüphesiz, “çekildik izzet ü ikbâl ile bâb–ı hükümetten” diyebilenler de var. Ne yazık ki müspet örneklerden ziyade menfiler göze batıyor.

Ne kadarı nefsânî, ne kadarı siyâsî, ne kadarı iktisadîdir bilemeyiz ama liste dışı kalmak endişesinin nefiste uyandırdığı o tarife gelmez korku hissinde vakardan eser yoktur; sadece iktisadî faktörle izah olunmaz; zira vekillik yapmış olmak Türkiye şartlarında hayli iyi bir emeklilik geliri sağlıyor; acaba bu vekillik sıfatının dışında tamamen sıradan biri olarak görünmenin kışkırttığı bir vehim midir? Elli–altmış yaşına ulaşmış, sinn–i kemâle ermiş adamların “bakınız ne kadar genç ve dinçim” görüntüsü vermek için berbere gidip saçlarını kömür karasına, olmadı koyu kestane rengine boyatmasının ardında daha başka neler vardır?

Siz hiçbir gün olsun, “eğer ben olmazsam memleketin hali nic’olur?” diye düşündünüz mü; mümkündür, samimi ise anlayışla karşılarım. Megalomani’nin de tahammül edilir bir kertesi vardır ama insaf; bu megalomani filan değil artık; bu, öyle bir nokta ki, tevâzu, kanaatkârlık, kifâf–ı nefs ile yetinmek, ehl–i dünya olmaktan kaçınmak, ikbâlperest olmamak gibi İslâmî değerleri bile unutturabiliyor. “Seçilmeliyim, illâ ki seçilmeliyim; seçilmezsem mahvolurum” korkusu var bu davranışların ardında; kokusu kilometrelerce öteden bile burun düşüren bir hırs–ı câh.

Hayır, artık Mail Bey’i kastediyor filan değilim; Mail Bey, türünün en sevimli, en tahammül edilebilir örneği. Ve artık kabullenmeliyiz, seçtiklerimiz ve seçeceklerimizin dışında daha iyi bir heyet–i vekilemiz yok bizim. Siyasi hayatımızın “verilendirilmiş” gerçeği budur: Milletin mânevî şahsiyetinde mevcut bulunduğuna inandığımız iyi ve doğru hasletlerin, 550 kişilik bir heyette, istenen ölçüde tecellî edemiyor olması, meclisin değil, –artık kabullenelim– milletin sıkıntısıdır.

* * *

Konunun ayrıntılarını tamamen öğrenmek mümkün olmadı; bir süre önce milli futbolcu Hakan Şükür, Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne davet edilerek, Fethullah Gülen’e sempati duyup duymadığı soruşturulmuş. Koca DGM’nin kimin kime sempati duyup duymadığı ile ilgilendiğine inanmak mümkün değil; zira eğer mesele sadece bir sempati alâkasını soruşturmaktan ibaret ise bu hadise DGM’lerin varlık sebebini karikatürize etmekten başka işe yaramaz. İşin içinde mutlaka daha “derin” mevzular olsa gerektir fakat bu derin meselelerin ne olduğu, bildiğim kadarıyla basına aksetmedi. Hukukta bâtına göre değil, zâhire bakılarak hüküm verilmesi esastır; keşke ifade tutanağı bir şekilde yayınlanmış olsaydı, işin zâhirini öğrenirdik. Göründüğü ve basına aksettiği kadarıyla bu haberin İngilizceye tercüme edilmiş metni, AB’ye girmek için kapıları koçbaşı ile zorlayan çevrelerin yüzünü ağartmaz. Metnin İngilizceye çevrilmesinden kastım, AB hukuk standartlarına uygunluğun analiz edilmesi değil, bilakis bu küçük haberin “muasır dünya”da nasıl anlaşılacağını meraktan ibarettir.

Ahmet Turan Alkan - 22 Eylül 2002

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/2002/09/22/yazarlar/ahmetturanalkan.htm

Bu yazıyı yazdır Bu yazıyı yazdır
1 Puan2 Puan3 Puan4 Puan5 Puan (Henüz oylanmadı)
Yükleniyor ... Yükleniyor ...

Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.

Yorumlar

Henüz Yorum Yok.

Sizin Yorumunuz

(gerekli)

(gerekli)