Evrimin açmazı: O dahi yaratılmıştır!
Büyük patlama bir teoridir bu teoriyi destekleyen bütün veriler, patlama sonrasına aittir. Halbuki ‘yaratılış’ı savunanlar, Allah’ın “Ezel” sıfatından hareketle büyük patlamadan önce dahi ezelî irâdenin faal olduğuna inanıyorlar. Böyle bir inanç bilimle asla test edilemez. İşin can alıcı noktası da budur işte.
Evrim meselesi, bir asırdan fazla zamandır insanların tartışmaktan en çok haz aldıkları bir konu olmaya devam ediyor; bu süreye iki dünya savaşı sığdı, Rusya’da işçi sınıfının diktatörlüğünü amaçlayan ve 70 sene yaşayan bir rejim kurulup yıkıldı ama insanlar evrimi tartışmaktan usanmadılar, çünkü evrim denilen teori, esasta çok basit bir sualin iki cevabından biridir: Varlığı yoktan var eden bir Yaratıcı var mıdır? Cevaplar ikiye ayrılıyor: ilk cevap, “Evet, Allah bütün varlığın yaratıcısıdır”, ikincisi ise “Hayır, varlık bir Yaratıcı’nın eseri değildir, kendiliğinden oluşmuştur”. Evrim, ikinci cevabı kabul edenlerce, insan cinsinin nasıl teşekkül ettiğine dair geliştirilmiş bir ‘teori’dir.
Dünyanın her yerinde evrim hâlâ tartışılıyor, çünkü o, seküler dünya görüşünün, insanın varlığı ve nasıl teşekkül ettiği hakkındaki biricik cevap tarzıdır. Evrimciler, bu teorinin zımnında Allah fikrini reddediyor ve esasen varlığına gerek bulunmadığını isbata gayret ediyorlar; insanın maymun cinsi bir primattan, o primatın ise daha basit yapılı canlıdan, ilk hayat belirtilerinin ise atmosferik sebeplerin tetiklediği bir dizi fiziki ve kimyevi işlemin eserinden kaynaklandığını savunuyorlar.
Yani evrim meselesi etrafında tartışılan şey aslında Allah’ın varlığıdır. Evrim taraftarları, teoriyi doğrulayacak yeterli ilmî delil bulabilirlerse, insan gibi son derece karmaşık bir organizmanın âdeta kendiliğinden teşekkül ettiğinden hareketle materyalist dünya görüşünün geçerliliğini isbat etmek istiyorlar. Evrim taraftarlarının ve materyalistlerin bu konuda kullandıkları temel referans ‘bilim’dir. Onlara göre bilim, insan aklının olup biten her şeyi anlayabileceği, kavrayabileceği ve tahlil edebileceği aksiyomundan hareketle, bugüne kadar hâlâ pek çok şeyin sırrını çözememiş olmamızı, aklın yanlış kullanılmasına bağlar. Eğer akıl doğru usûllerle (Bilimsel metod) işletilirse ve gerekli gayret esirgenmezse, bilinmeyeni bilmek sadece bir zaman ve imkân meselesinden ibarettir. Bu yaklaşım kısmen doğru ama vahim miktarda eksiktir. Kısmen doğru çünkü biz bilimin metodunu kullanarak önceki zamanlara göre çok şey öğreniyor, buluyor ve icad ediyoruz; vahim derecede eksikliğin sebebi ise, gerçekte bilmemiz gereken şeylerin henüz varlığından bile haberdar olmayışımızdır. Bildikçe şaşkınlığımız, hayretimiz ve merakımız artıyor ve bilinmesi gereken şeylerin listesi kabarıyor. Modern bilim, evrim teorisi örneğinde ‘bilinmesi gereken en can alıcı bilgi’ye doğru derinleşmek stratejisini izliyor ve bir an evvel doğru cevaba erişmeyi ümid ediyor. Bulunması umulan sır, tek kelimeyle varlığın sırrıdır. İşte evrimciler bu noktada aceleyle heyecana kapılarak, tünelin ucunda bir ışığın göründüğünü, muhtemelen bu ışığın teoriyi doğrulayacağını tahmin ediyorlar.
Evrimcilere ve varlığını bildiğimiz her şeyin varlık ve oluş sebebinin bilim yoluyla izah edebileceğini düşünen sair görüş taraftarlarına bir noktada şükran borçluyuz çünkü onlar -benim anlayışıma göre- ‘muhâl’i, yani imkânsızı yakalamak çabası esnasında saygı gösterilmesi gereken bir emek ve enerji sarfederek, bilime -ve dolayısı ile ezelden beri merak ettiğimiz şeylerin kısmi cevaplarına- katkıda bulunuyorlar. Bu esnada alelacele kurguladıkları ‘ara isbatlar’ın neredeyse tamamı bir süre sonra yanlışlanmış olsa bile, teoride boş kalan halkaları tahminlerle doldurup daha sonra bunları hakikaten ‘bilim’den bir parça imiş gibi sunmalarına rağmen didiniyorlar ve belki de bir süre sonra evrimciler, bir ısrarlı gayretlerin neticesinde varlık bilmecesini çözmek yolunda yetersizliklerini ilan ederek teoriyi kendi elleriyle bilim tarihinin mezarlığına gömeceklerdir.
Yine de bu uğurda çoğu defa bir araştırmacının bütün ömrünü doldururcasına yoğun ve meşakkatli mesaileri sebebiyle saygıyı hak ediyorlar ama elbette evrim ideolojisini, ısrar ve inatla savunarak ilk ve orta dereceli okul çağındaki çocukların zihnini kireçlendirmekte mahzur görmeyenler bu saygı çemberinin dışında mütalaa edilmelidir. Evrimciler, bilimi bu noktada kendi ’seküler teolojileri’ni, daha doğrusu ideolojilerini doğrulamak için kullanmaktadırlar.
Evrimciler’in temel tezi, insanın Allah tarafından mükemmel ve tamamlanmış bir organizma olarak bir kerede yaratılmış olduğunu söyleyen kutsal kitapları tekzib etmek iddiasında yoğunlaşıyor ve insanın milyonlarca yıl boyunca basit bir tek hücreli canlıdan bugünkü mükemmel formuna erişirken sadece tabiat güçlerinin yardımıyla yol aldığında ısrar ediyor.
Velev ki bu iddia doğrulanmış olsa bile, varlık sırrı çözülmüş olmayacaktır zira evrimciler, temelde ‘yaratılmış bir evren’in sunduğu verileri kullanmak yoluyla birtakım kestirmelerde bulunabiliyorlar. En basiti şudur: Bilim adamları, varlığın ve kainatın oluş ânını “Big bang” yani, büyük patlama teorisi ile izah ediyorlar ve büyük patlamadan önce nelerin olup bittiği konusunda -tabiatıyla- suskun kalıyorlar. Büyük patlama bir teoridir; bu teoriyi destekleyen bütün veriler, patlama sonrasına aittir. Halbuki ‘yaratılış’ı savunanlar, Allah’ın “Ezel” sıfatından hareketle büyük patlamadan önce dahi ezelî irâdenin faal olduğuna inanıyorlar. Böyle bir inanç bilimle asla test edilemez. İşin can alıcı noktası da budur işte.
Kısaca Allah, bilinen ve bilinmeyen bütün bilgilerin sahibi olduğu gibi, bilim adamlarının bilimle uğraşmalarını mümkün kılan bütün verilerin de yaratıcısıdır. Yani Yaratıcı Kudret, kendi sırrının bilim yoluyla isbat ve tahliline müsaade etmez çünkü bilim, -bütün övgülerimize rağmen- pek sınırlı ve kapasite itibariyle pek daralmış bir alanda, tamamiyete erişmesine asla imkân bulunmayan bir kısıtlılık haliyle faaliyet göstermek zorundadır. Bütün problem, -ciddi bilim adamları bu yaklaşımı komik bulsalar bile-, bilime mükemmellik atfeden bakış açısı sahiplerinin tutumunda yatıyor.
Netice itibariyle inananlara göre Yaratıcı irâde, bütün bilim süreçlerinin de yaratıcısıdır.
Bu mânâda Bakara Sûresi’nin 255. âyeti’ni (Âyet’el Kürsi) hatırlamak ve hatırlatmak lazım: “O’nun bilgisinden, bizzat kendisinin dilediği dışında, hiçbir şeyi kavrayıp kuşatamazlar”.
AKLINIZDA BULUNSUN:
ÇORUM’DA ÖYLE BİR MÜZE VAR Kİ…
Bu konu şüphesiz daha etraflı bir yazıyı hakediyor ama bir an evvel sizleri haberdar etmek istiyorum. Evvelki hafta Ensar Vakfı’nın daveti üzerine Çorum’da idim. Çorum Hakimiyet gazetesi’nde gördüğüm Osmanlı yadigârı mükemmel bir binânın fotoğrafı dikkatimi çekince, binânın “Çorum Müzesi” olduğunu söylediler. Ertesi sabah Çorumlu dostlarımın refakatinde müzeyi ziyaret ettik.
Müze yetkilileri bize, bu müzenin Ankara Kalesi’ndeki müze de dahil olmak üzere Hitit medeniyet ve sanatına dair dünyanın en önemli müzesi olduğunu belirttiler. Muhteşem bir bahçenin derinliğine kurulmuş müze, haricen eski görüntüsü verse de içi, bakanlığın himmetiyle son derece modern sergileme tarzıyla baştan sona tefriş edilmiş. Kısacık süre içinde M.Ö 5000. yıldan başlayıp Doğu Roma devrine kadar uzanan bir zaman koridoru içinde Çorum civarında bulunan tarihî eserleri sadece göz ucuyla bakarak geçmek bile son derece zevkliydi.
Çorum’a yolu düşenlerin bu müzeyi gezdikten sonra kulağımı çınlatmalarını önemle hatırlatmak isterim.
Ahmet Turan Alkan - 26 Aralık 2005
Kaynak: http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=23094
Bu yazıyı yazdır
Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.




inanamıyorum size sayın Alkan. inanamıyorum, zira matbaa ile onca yıl sonra tanışmaktan da mı ders çıkarmadı bu millet, ve dahi bu ümmet, ve dahi siz? nasıl oluyor da “biz inanıyoruz/bizim inancımız bu yönde demek ki araştırmaya gerek yok” diye biliyor sizin gibi aydın bir insan, bunu cidden anlamış değilim. ne yapsın peki bu ümmet? bu millet? “kur’an’da yazıyor, demek ki araştırılacak bir şey değil.” mi desin? üstelik dünyanın diğer milletleri bu konu hakkında en derin araştırmaları dahi yapmış ve bariz bir şekilde bu teoriye yeterli kanıt birikimini oluşturmuşken… kendi kendisini mi avutsun “yoktur işte” diye? bilimden de mi uzaklaşsın? tanklara toplara taşlarla karşılık vermekten hiç mi ders çıkarmadık? kainat kitabını inkar etmek kur’anı inkar etmek kadar büyük bir suç değil mi sizce? kendi kitabındaki küçük ama örtülü bir referanstan dolayı işkence edilen Galileo’ya o acıları çektirenlerden ne farkınız kaldığını sormak isterim. umarım bir gün bu ümmetin ferteri bu zihniyeti bir kenara bırakır. zira bu zihniyetle hiç bir yere varamadık son üç yüz yıldır. saygılar.