David’den Peter’e mektup
Sevgili arkadaşım Peter,
Bugün Türkiye’ye geliÅŸimin ilk yılı doldu. Artık Türkçe’yi epey söktüm sayılır;
sokak Türkçesi’ni ilk üç ayda çat—pat öğrenmiÅŸtim ama ÅŸimdi gazete okuyabilecek, televizyonda konuÅŸulanları tam olmasa bile anlayabilecek duruma geldim. Senin de Türkçe çalıştığını bildiÄŸim için ortaklaÅŸa pratik yapmak amacıyla mektubumu Türk diliyle kaleme alıyorum; böylesi daha iyi çünkü öyle olgular var ki İngilizce yazıldığında anlamını kaybediveriyor. Yine de anlayamadığın yerlerin altını çiz; dönüşte açıklamaya çalışırım.
Önce bir siyaset bilimi öğrencisi olarak anlayabildiÄŸim kadarıyla Türkiye’nin siyasi pratiÄŸini özetlemek istiyorum.
Türkiye demokratik bir ülke; daha doÄŸrusu Anayasasında öyle yazıyor. Görünüşte ise öyle olduÄŸunu gösteren kurumlar da yok deÄŸil; meselâ parlamento çalışıyor, seçimler muntazaman yenileniyor, siyasi partiler faaliyette, basın hayatı hür ve iÅŸlek; sendikalar, dernekler vs. hemen hepsi mevcut ama bir tuhaflık var; burada siyasi partiler sanki borsa simsarı gibi davranıyorlar. Müşterilerine saygıda kusur etmiyor ama piyasada bildiklerini okuyorlar. Çok partili hayatın baÅŸlangıcı aslında hiç de yeni deÄŸil. 1909′lara kadar uzanıyor. Hatta inanmayacaksın belki Cumhuriyet’in kurulduÄŸu o sancılı günlere kadar devam etmiÅŸ çok partili uygulama. Cumhuriyetle beraber tek parti baÅŸlıyor; iki deneme var ama tek parti izin vermiyor. Tâ 1950′ye kadar. Bu arada sana o “Tek Parti”nin son seçimde baraj altında kaldığını da hatırlatmalıyım; Türkiye’de % 10′dan daha az oy alan partiyi adamdan saymıyorlar; sistem öyle!
Sonra on yılda bir tekrarlanan askeri müdahaleler. Türkler ordularını seviyorlar, hatta politikacılar bile bayılıyorlar ordularına. Bu yüzden demokratik hayata müdahale ordunun prestijini düşürmüyor, aksine artırıyor; ilginç paradoks deÄŸil mi? Bu ayrıntıyı anlamayacağından eminim ama yine de anlatmaya çalışacağım; Türkiye’de aslında bir tane siyasi parti var; o da devlet. Hiç seçime girmediÄŸi halde bütün seçimlerden galip çıkıyor ve daima iktidarda kalıyor; iÅŸin güzel yanı seçim kazanan partiler bile bu yazısız kuralı iÅŸletmekten gurur duyuyorlar.
Türkiye’de laikliÄŸin çok enteresan bir uygulamaya konu teÅŸkil ettiÄŸini söylemeliyim; bir kere devlet laiklik konusunda çok hassas. Bundan üç sene önce Ordu, gericiliÄŸi ülkenin bir numaralı düşmanı olarak ilan etti. O esnada hükümetin büyük ortağı durumundaki parti, kendisine yönelen açık eleÅŸtiriyi duymazdan geldi (Sana bu partinin hikâyesini de uzun uzun anlatmalıyım ama bu mektuba sığmaz). Ama bu piÅŸkinlik birÅŸeye yaramadı; kısa süre içinde hükümetten çekilmek zorunda kaldılar. Ardından Anayasa Mahkemesi bu partiyi kapattı. Parti kapatılmadan bir baÅŸka versiyonu kurulmuÅŸtu bile. Yüksek mahkeme ÅŸimdi de bu partiyi kapatılma talebiyle yargılıyor. Bu dava sürerken Ordu, geçenlerde bu partiyi ağır dille eleÅŸtirdi. İnanır mısın, o partinin kurmayları bile bu eleÅŸtiriyi doÄŸru dürüst cevaplandıramadılar; “biz deÄŸiliz, baÅŸkası konuÅŸtu” filan gibi ÅŸeyler gevelediler ama asıl inanamayacağın ÅŸey, diÄŸer siyasi partilerin bu sert eleÅŸtiri karşısında tamamen pasif bir tavır takınmaları oldu. Hatta iktidarın ikinci ortağı olan partinin genel baÅŸkanı, “Bu, ordu ile filan parti arasındaki özel bir meseledir; sakın biz karışmayalım; bizi ilgilendirmez” yollu bir demeç bile verdi. Düşünebiliyor musun Peter, kimse bu problemi bir rejim aksaklığı, hatta güçler arasındaki centilmenlik anlaÅŸmasının ihlâli olarak görmedi; konu hakkında çekimser, hatta ilgisiz kalmayı “siyaset” olarak seçtiler.
Laiklik diyordum; anayasada laiklikten kavram olarak bahsediliyor ama yine inanmayacaksın Türkiye’de kimse laikliÄŸin tarifini bilmiyor; bu konudaki anlam kargaÅŸasını görsen dehÅŸete kapılırsın. Meselâ devlet laik ama devlet okullarında din eÄŸitimi hâlâ sürüyor. Müslümanların toplu halde ibâdet etmelerine yarayan câmileri ise devlet memurları iÅŸletiyor… Nasıl, sıradışı bir buluÅŸ deÄŸil mi?
Türkiye’de siyasi hayattan bahsetmek de, onu anlamaya çalışmak da bir süre sonra sıkıcı geliyor; sıradışı ama sıkıcı. Türkler bu günlerde Avrupa BirliÄŸi’ni konuÅŸuyorlar. Görünüşe göre baÅŸta devlet olmak üzere herkes bu fikre taraftar; hatta bu yüzden ülkeyi onbeÅŸ yıldır kana bulayan terör örgütünün başını bile idam etmekten vazgeçebildiler ama AB’nin hukuk ve siyasi haklar kriterlerini Türkiye’ye taşımak konusunda devletin hissedilir bir tereddüdü var. Hem AB’ye girmek, hem kendileri gibi kalmak istiyorlar. Bu konuda baÅŸlıca argümanları “Türkiye’nin kendine has özel ÅŸartları var” cümlesi; düşünsene, hangi ülkenin kendine has özel ÅŸartları yok ki?
Gelelim basın dünyasına; görünüşte Türkiye’de çoÄŸulcu bir basın hayatı var gibi görünüyor ancak devlet üzerinde etkili olan veya bu intibaı uyandıran önemli bir grup, bu çoÄŸulculuk intibaını önemli ölçüde zedeliyor; bu grup Türkiye’de biraz da belirgin bir imâ ile “bir kısım medya” olarak isimlendiriliyor. Bu grupla iktidar arasında ilginç bir ittifak var; iktidar bu grubu gizli ve açık tarzda destekliyor, tabii onlar da iktidarı. İktidarın daha doÄŸrusu devletle bütünleÅŸmiÅŸ iktidarın zaman zaman deÄŸiÅŸen niteliÄŸi bu ittifakı zedelemiyor. Bu yüzden Türkiye’de siyasi muhalefet çoÄŸu kere görüntüden ibaret kalabiliyor.
Türkiye tartışmaktan, daha doÄŸrusu dedikodu etmekten büyük zevk alıyor; bu yüzden Türkiye’nin gündemi anlamlı aralıklarla sık sık deÄŸiÅŸiyor ve bu iÅŸlemde o “bir kısım medya”nın büyük etkisi oluyor. Mesela Türkiye bir ay kadar önce o meÅŸhur terörcünün idamını konuÅŸuyordu; hatta yakın vakte kadar devlet tarafından desteklenen ÅŸehit aileleri bu konuda devlet baÅŸkanını bile makamında baskı altına alacak kadar etkiliydiler. Tabii bu Türklerin deyimiyle tam bir “aÅŸağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” durumuydu fakat bir anda gündem deÄŸiÅŸiverdi ve Türkiye, o güne kadar kamuoyunu pek ilgilendirmeyen yeni bir terör örgütünün eylemiyle tanıştı ve derinden sarsıldı. İngilizce’ye “tanrının partisi” diye çevirebileceÄŸimiz bir örgüt birkaç saat içinde deÅŸifre oldu. Åžimdi bir aydır Türkiye bu örgütü ve onun bugüne kadar dikkat çekmeden sürdürebildiÄŸi vahÅŸi cinayetleri tartışıyor. Yeni gündem konusu yakında piyasaya çıktığında onu da haber veririm sana.
Sana Türkiye’nin ÅŸimdiki devlet baÅŸkanının 40 yıldan beri siyasi aktivitesini sürdürdüğünü söylemiÅŸ miydim? İnanılmaz bir adam. Bugünlerde devlet baÅŸkanlığı görevini on yıl daha uzatmayı mümkün kılabilecek bir siyasi projenin hazırlığı kotarılıyor. Bu iÅŸte kendisine en büyük desteÄŸi ise, 70′li yıllardaki en büyük siyasi rakibi veriyor; o ÅŸimdi baÅŸbakan ve onun da politik kariyeri kırk yılı doldurdu. Geçenlerde ikisini yanyana gösteren bir haber görüntüsü seyrettim; baÅŸbakan, devlet baÅŸkanının bir adım gerisinde saygılı bir vücut diliyle yürüyordu. Gerçi Türkler bu yakınlaÅŸmanın politik bir atraksiyon olduÄŸunu ileri sürüyorlar ama bana hiç de öyle görünmedi. EÄŸer bir sistem arızası çıkmazsa sana Türkiye’nin yeni devlet baÅŸkanının ismini Mayıs ayında bildirebileceÄŸimi umuyorum; doÄŸrusu bir yabancı gözlemci için çok meraklı bir entrika bu!
Eminim ki kafan karmakarışık oldu ve buralarda sistemin nasıl iÅŸlediÄŸini pek anlayamadın; ben de pek anlayabildiÄŸimi söyleyemem. Daha güzeli Türklerin de bu yargıyı paylaÅŸmaları. Benim için Türkiye’de politik hayatı izlemek çok zevkli ve öğretici; Türkler için aynı derecede eÄŸlenceli olup olmadığını bilmiyorum ama kesinlikle bildiÄŸim ÅŸey var; politik sistemin o “alla turca” görüntüsünde, seçmen ve fert olarak Türklerin katkısı da görmezden gelinemez.
Sevgili Peter, belki bu benzetmeyi pek alışılmış bulacaksın ama Türkiye gerçekten inanılmaz bir ülke ve herşeyi bir mektuba sığdırabilmek çok zor. Her halde burada yaşamanın ne kadar kahırlı, ne kadar zevkli, ne kadar heyecan verici, ne kadar ürkütücü olduğunu sana hissettirebilmiş olduğumu sanıyorum.
Sevgi ve dostlukla,
David
İlgili olabilecek yazılar:
- Peter prensibi nedir? Kısaca şudur: Bir idari yapıda yeni eleman talebinin gerçek sebebi,...
- Fâzıl aabime açık mektup Medâr-ı iftihârımız, dünyaca meÅŸhur piyanistimiz Fâzıl Say, “Bizim Türkiye rüyalarımız...
- Sebati’ye açık mektup EÄŸri oturup doÄŸru konuÅŸalım: Açlık grevi bizi bozar, en azından...
- Mektup Delikanlılık çağından beri arkadaşım ve komşum mevkiindeki bir akranımla dereden...
- DoÄŸan Erdinç’e açık mektup “Afveyleyelim ki belki bilmez; Bir sürçen atın başı kesilmez” Åžeyh...
Ahmet Turan Alkan - 12 Åžubat 2000
Kaynak: http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=14734
Bu yazıyı yazdırEğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.



