Atatürk; asıl şimdi
Bir arkadaşla çocukluk günlerimiz hakkında sohbet ediyorduk. “Benim yaşadığım şehirde” dedi, “Beton Mustafa diye bir semt vardı, çevremdeki herkes aynı şeyi tekrarlayınca çocuk kafamla böyle bir mahalle olduğuna hüküm getirmiş olacağım ki, ben de yeri geldikçe bu ismi kullanmaya başladım. Sonradan bunun resmî isim olmadığını, uydurulmuş bir lakap olduğunu öğrendim; büyüklerim de böyle söylememem gerektiğini ikaz ettiler.”
Bu tâbir, meğerse Atatürk heykeline o muhitte takılan lakapmış!
Çocukluğumda ben de buna benzer nitelemelerle çok karşılaştım. Okulda öğrendiklerimizle, yaşadığımız çevreden gelen tenkid dozu sert sıfatlandırmalar birbirini nakzediyordu ve iki Atatürk’le karşılaşıyorduk: Okulda, derste, bayramda, gazete ve dergilerdeki Atatürk ile kimi zaman alaycı, genellikle “sağda-solda kimse var mı?”endişesiyle etraf kolaçan edildikten sonra dillendirilen Atatürk arasında dünyalar kadar fark vardı.
Birbiriye değil uzlaşmak, yanyana bile gelmesi mümkün görünmeyen iki zıt kanaat arasındaki uçurumu ben, daha sonraları okuyarak doldurdum ve böylece zihnimde daha gerçeğe yakın bir Atatürk resmi belirdi. Bu Atatürk, okul kitaplarında tasvir edildiği gibi kusursuz, neredeyse hatadan münezzeh ve her söylediği sözde derin hikmetler saklı olağanüstü bir adam değildi; ne var ki “Beton Mustafa” diye adlandırılmayı hak eden “alternatif Cumhuriyet tarihi”nin bütün kusur ve ayıplarına tek başına sebep teşkil eden son derece menfi bir portre de değildi. Bu çelişkiyi okuyarak ve daha fazla bilgi sahibi olarak çözmek gibi herkesin ele geçiremeyeceği bir imkânı kullanmasaydım, şüphesiz ben de bu iki Atatürk’ten birini zihnimde bir temsili figür olarak yaşatacak ve böylece daha kabul edilebilir, daha akla yatkın ve şüphesiz öyle olduğu için çok daha sevimli Atatürk fotoğrafına ulaşamayacaktım.
Hızla hatırlayalım; yakın tarihimizin önemli şahsiyetleri hakkında çoğumuzun zihninde böyle ak ve kara kanaatler vardır ve biz, başkalarından edinildiği için sahiplenilmesi kolay bu gibi kanaatlerle bir ömür boyu geçinir gideriz: İşte II. Abdülhamid Han, işte İsmet İnönü, işte Adnan Menderes, işte Tevfik Fikret, Nâzım Hikmet, Mithat Paşa ve diğerleri…
Bu kanaat ucuzculuğunu gidermenin tek çaresi var; derinlemesine okumak, bilgilenmek. Hemen ve önemle belirtmeliyiz ki Türk diliyle yayımlanmış eserler arasında, bu gibi kanaat uçurumlarını insani boyuta indirgememizi mümkün kılacak hayli zengin bir edebiyat (eserler listesi) mevcuttur. Artık okul kitaplarında verilen kutsallaştırıcı bilgilerle, gizli kapaklı satılıp elden ele gezdirilen aleyhtar yayınlar arasında sıkışıp kalmak zorunda değiliz. Son otuz-kırk sene içinde başımıza gelen iyi şeylerden birisi de Türkiye’de fikir ve kanaat hürriyetinin, tatminkâr olmasa da eskiye göre hızla yükselip kökleşmesi ve yayımlanan kitap sayısındaki azımsanamayacak bolluktur. Bu vakıayı hemen Batılı ülkelerle mukayese edip karamsarlaşmaya hâcet görmüyorum. Türkiye kendi dinamikleri itibariyle büyük devrimler geçiriyor ve bu devrimler tankla, orduyla, zorla, devlet emriyle başlatılan zorâki projelerden çok farklı: Meselâ bir hızlı şehirleşme süreci yaşamamız, Türkiye’nin çağdaşlaşması bakımından fevkalade hayırlı ve olumlu bir gelişmedir; kezâ eğitim gören insan sayısının artışı, bütün şikayetlere rağmen eğitim hizmetlerindeki kalite yükselişi, demokrasi ve temel haklar fikrinin yavaş yavaş yayılıp benimsenmesi, teknoloji kullanmaktaki hızımız gibi gelişmeleri bu meyanda sayabiliriz. “Az okuyan toplum” sayılmamıza rağmen yayınevi ve basılan kitap sayısındaki artış da sevindiricidir. Hâsılı kelâm, dünyanın her yerinde, herhangi bir şey hakkında etraflı bilgi edinmek sivri ve sert köşeli kavrayışları törpüler, anlaşılabilir ve insani bir şekle sokar.
Resmî takdim şekliyle Atatürk hakkında toplumumuzda uç kanaatler beslenmesini bir çocukluk hastalığı olarak nitelemeli ve gereğini yerine getirmeliyiz; bunu yapmalıyız çünkü Atatürk, “sözde” Atatürkçülerin zor kavrayacağı bir idrak seviyesinde söylemek gerekirse, modern Türk toplumu için gerçekten gerekli bir kurucu figürdür. Atatürk’e saygı noktasında bir fikir ittifakı gerçekleştirmek, Atatürk’ün büyük projesini tahakkuk ettirmek anlamına gelir ki o büyük proje, bir imparatorluk ahalisini, sosyolojik mânâda mütekâmil bir “millet” hâline getirmekti. Türkiye Cumhuriyeti ahalisinin “millet” hâline gelmesi için, hâlihazırdakinden daha fazla müştereğe ihtiyacı var ve insani cihetleri vurgulanmak suretiyle herkes tarafından kabul edilebilir bir Atatürk fikri üzerinde birleşmek bu bakımdan gereklidir.
Böyle bir Atatürk fikrini yaygınlaştırmanın önündeki en mühim psikolojik barikat, kâğıt üzerinde çelişki gibi görünse de kendini “Atatürkçü” olarak tanıtan zevattır. Samimi olanlarını tenzih ederek söyleyelim, müteselsil askerî darbelerin nedense hep Atatürk adına yapılması, şu anda suç töhmeti ile yargılanmakta olan bir topluluğun anlamlı bir şekilde kendi zihinlerindeki Atatürk’e bol bol atıfta bulunmaları, Atatürk’ü, siyasi partiler seviyesinde “siyasi” bir figür durumuna getiriyor ve buna kimsenin hakkı yok; üzerinde millî mutabakat sağlanan müşterekler, herkesin kendinde bir sahibiyet duygusu uyandırabilecek hâliyle takdim olunmalıdır.
Netice itibariyle Atatürk’ün kurduğu bir devletin vatandaşlarıyız ve bu ülke, Atatürk’ün murad ettiği gibi çağdaş dünyayı yakından takib etmek azmiyle gelişip serpilmektedir. Atatürk’ün en büyük inkılâbı saymamız gereken Laikliğin, çoğulcu bir toplum için ne kadar gerekli bir sosyal ve medeni enstrüman teşkil ettiğini şu günlerde hepimiz daha iyi fark ediyor ve laiklik kavrayışında da çağdaş dünya ile hemâhenk olmanın zaruretini kabul ediyoruz.
Atatürk, her inkılâpçı gibi sosyal değişmenin “vakit geçirmeden”, hatta, “derhal” gerçekleşmesi gerektiğini düşünen bir zihni kavrayışa sahipti; yeni devletin temel esasları üzerinde tedirgin bir hassasiyet gösteriyordu, aceleciydi ve hiç şüphe edilmez ki milletine hürmet ve muhabbetle bağlıydı. Atatürk’e, onun aynı zamanda bir siyaset adamı olduğunu, yayıp ettikleriyle bir destânın veya mitolojinin değil, “sosyal tarih”in çerçevesinde mütalaa edilmesi gerektiğini unutmadan, gerektiğinde ardniyetsiz fakat ilmî terbiyenin yönlendirdiği tenkid kıstaslarıyla, ama daima anlamaya çalışarak yaklaşmalıyız. Atatürk’ün hâtırasına gösterilecek en büyük hürmet, onu kendi devrinin tabii şartları içinde değerlendirip anlamaya çalışmak olacaktır; hâtırasına en büyük kötülüğün nasıl yapılabileceğini ise anlatmaya lüzum yoktur; bu yaklaşım, Atatürk’ü bir mitoloji kahramanı, bir üstün insan yapmaya çalışırken abartının dozunu kaçırıp sonunda demokratik yolla iktidar olmaktan ümidi kesmiş küçük toplulukların, antidemokratik hezeyanların kalkanı hâline getirdi.
Hayır, hiç şüphesiz Atatürk çok daha fazlasını hak ediyor ve onu milletin mânidar bir müştereği olmaktan uzaklaştıran her daraltıcı yorum, hâtırasını biraz daha zedeliyor.
Atatürk; asıl şimdi!
İlgili olabilecek yazılar:
- Sanat eserlerine akseden Atatürk anafikri üzerine 10 Kasım münasebetiyle TRT ekranlarında gösterilen “Cumhuriyet” filminden bazı bölümler...
- CHP, Atatürk’ün mirasına ehil midir? İnanılır gibi değil fakat haber kültür haberciliğinin en güvenilir isimlerinden...
- Atatürk Sivassporluydu! Bizim basın hayatımız -eksik olmasınlar- kışkırtıcıdır, kendinizi matbuatın mantığına fazlaca...
- Atatürkçüler için yol ayrımı Yol ayrımına geldik; nereye gideceğiz? Yol ayrımından kastım, kendi zehaplarına...
- “Atatürk sağ olsaydı” testine buyurunuz! Musul civarlarında balistik füze fırlatıldığına ilişkin (hangi kaynaklı?) haberlerin Ankara’da...
Ahmet Turan Alkan - 17 Kasım 2008
Kaynak: http://aksiyon.com.tr/detay.php?id=31680
Bu yazıyı yazdır
Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.
Yorumlar
Bir eleştiri ya da târiz…
Neden “”Türkiye Cumhuriyeti’ni AATÜRK kurdu”" cümlesi,sıklıkla kullanılır!
Örneğin SEZAR Galya’yı fethe giderken(!) tek başına mıydı?
Ya da Fatih Sultan Mehmet mi KOSTANTINIYYEYİ fethetti!
Bu şekilde cümle kurmakla,öne çıkarılan kişiliklerin yanında olanlara, ciddi haksızlık yapıldığını düşünüyorum.
Örneğin baba-dedem,Tarsus /Çukurova havalisi fransız işgali altında iken,kayınpederinden(amcası) aldığı evi,gizli cepheneliğe çevirir.
Amcaoğlu Fahri Efendi(Burhanzâde)ise, Tarsus ve havalisinin fransız işgalinden kurtulmasında en önemli rolü oynayan HACITALİP muharebesinde,şafak vaktine kadar süren makineli tüfek müsaderesinde,makineli tüfeğin başında,arkadaşlarını galeyana getirmek için,şafak vaktine kadar YASİN-İ ŞERİF okumuştur.
Keza Gûrani-zâdeler;bugün u.arası bir şirketin mülkü olan,Mersin_Tarsus karayolu üzerinde,Adanalıoğlu kasabası girişinde bulunan çiftlikleri,fransız işgalinin hemen akabinde,çok büyük bir paraya,yine yerli bir aileye satılır.Çukurova tarihinde,KAÇ KAÇ denilen,yaşlı–kadın ve çocukları, YAYLALARA KAÇIRARAK, işgalden kurtarma İŞİ başlamıştır.
Bu aile yani GÜRANİLER,KAÇKACI takiben NAMRUN YAYLASINA ((bugün ÇAMLIYAYLA denmekte ve devletimiz bu adı neden değiştirmiştir,hâlâ bilenimiz yoktur)intikal etmişler ve yaylaya sığınan KUVAYI MİLLİYE neferlerine,çiftlik gelirini,son kuruşuna kadar harcamışlardır.
Bazı tırnaksızlar ise,yaptıkları benzer “kahramanlıkşların” karşılığını ,utanmadan, CUMHURİYETTEN ilk on yıl içinde isteyip,almışlardır.
Şimdi ağzımı daha da açarsam,bir KAÇ KAÇ da onlar yaşar.
Böyle biline.
Yani bu devlet,benimdir,bizimdir.
Başkomutanım da GAZİ PAŞA HAZRETLERİ’dir.










atamız hakkında muhteşem yorum… aynı şeyleri bende çocukluğumda yaşadım.insanlar arasında konuşulanla kitaplarda bize anlatılanlar arasındaki derin uçurum gözlerimizden kaçmadı. Ama bizlere yaptığı önderlik milli mücadelemizdeki kararlılık onu gönlümüzde en yükseklere çıkardı.. farklı kaynaklardan okuyarak doğru ve yanlış arasındaki farkı herkes görebilir. saygılarımla..