Ağır delikanlı
Pazar sabahı, sabah on suları. Pazar keyfinin ayrılmaz rüknü haline gelen ince çekilmiÅŸ pide ve bol miktarda gazete tedariki için fırına doÄŸru yürürken farkettim onu. Hizamı geçinceye kadar doÄŸrudan bakmaya cesaret edemedim, siz bunu rahatlıkla “çekindim” diye yorumlayabilirsiniz. Adımlarımı ağırlaÅŸtırdım, kitapçı vitrinini seyreder gibi yaptım ve ancak gerisine düşünce kaldırımın kenarına dikilip onu uzun uzun seyrettim.
Saçlarını, neredeyse subay tıraşı diye tabir ettiğimiz tarzda kısa kestirmiş bir delikanlıydı o. Yüzünü pek iyi seçemedim ama benzerlerinden tahmin ediyorum ki mutlaka son derece ciddi, hatta kaygılı bir bakış takınmıştı çehresine. Vietnam ormanlarında Kızıl Vietkong çetelerinin baskınına uğramamak için etrafı kolaçan ederek adım adım ilerleyen bir kahraman Amerikalı komando çavuşunun tedirginliği, sırtından bile anlaşılmaktaydı neredeyse.
Ellerini uzun pardösüsünün ceplerine sokmuştu veya ben öyle zannettim. Pardösünün kemeri bel hizasından arkaya doğru başıboş bırakılmıştı. Sahibine göre bol bir pardösüydü bu. İçindeki şahısla pardösü arasına sanki birkaç tane tam otomatik piyade tüfeği, sekiz on şarjör, on onbeş tane tabanca, hatta birkaç roketatar veya dörtçekerli jip sığdırılabilirmiş izlenimini veren bollukta bir kesimi vardı pardösünün.
Elbisesi koyu renkliydi, pantolonu ütülüydü. Yirmi yaşlarında var-yoktu.
Yürüyüşünün kendi sınıfına mahsus, özel bir âhengi vardı. “Yaylanıyordu” desem mübalaÄŸa olur; “attığı her adımla yeryüzüne büyük ÅŸeref bahÅŸeder bir edâ ile yürüyordu” desem gerisini siz zihninizde canlandırabilir misiniz?
Yirmi yaşlarında göründüğüne göre sakalı-bıyığı da terlemiş olmalıydı; hani o çağlardaki delikanlıların çenelerinde ve dudak üstünde, çöl yeknesaklığındaki şaşırtıcı çalılıkların varlığını andıran karartılar belirir ya!
Bakışlarını bir an görebildim: Aşılmaz Bizans surlarının en zayıf yerini kestirmeye çalışan bir Osmanlı topçu zabitinin gözleri nasıl enine bir çizgi halinde kısılarak bir ciddiyet suretine bürünürse aynen öyleydi.
Gelelim ayakkabılarına!
Tahmin edersiniz; ayakkabısı bana göre topuÄŸu ile dizi arasındaki mesafeye denk gelecek bir uzunluÄŸa sahipti; vaktiyle BoÄŸaz’da süzülen zâdegân kayıkları gibi ince, uzun ve uç kısmı itibariyle yukarı doÄŸru kalkıktı. Ayakkabıcı vitrinlerinde henüz yeni tesadüf etmeye baÅŸladığım bu yeni ayakkabı modelinin olgörüp nasıl müşteri bulabildiÄŸi yolundaki çocuksu merakım, böylece sahici bir örnekle yatışmış oldu. Yine de bu iki uzun kayığa benzer ayakkabıyla adım atarken kendisini nasıl olup da çelmelemediÄŸini anlamak için yürüyüşünü dikkatle ve uzun uzun seyrettim.
Elinde, birkaç kere kendi üzerinde kıvrılarak dört parmağa geçirilmiş ve fırıl fırıl döndürülüp duran parlak taşlı bir tesbih vardı. Gençliğimde ben de bu tesbih numarasını yapabilmek için hayli uğraşmıştım ama bu seriliğe asla ulaşamadığımı utançla hatırlıyorum.
Nereye gidiyordu? “Galip ihtimalle bir kahveye!” diye cevaplandırdım bu suali. Mesaiye yetiÅŸir gibi bir hali yoktu, üstelik zaman mesai deÄŸiÅŸtirilen vardiya saatlerine de denk gelmiyordu.
Anladım; bu “ağır delikanlı” türünden bir gençti. Belki henüz ağır abi olamamıştı ama zaman ve fırsat meselesiydi; bu gidiÅŸle o da bir ağır abi olacaktı.
YaÅŸlanıyor muyum nedir; tam köşeyi dönüp gözden kaybolurken, “bu çocuk sabah kahvaltısı yapmış mıdır acaba?” diye düşündüm; nedendir bilmem içim cız etti. Herhalde annesi, “evladım, bir bardak çay iç, iki kaşık çorba ye de öyle git” diye kapı aÄŸzında yalvarmış ama o, “istemez, kahvede atıştırırım bir ÅŸeyler” diye homurdanarak kayığa benzeyen ayakkabılarının baÄŸcıklarını düğümleyip ardına bakmadan sokaÄŸa atılmıştı.
Peki cebinde harçlığı var mıydı, harçlığı? Akşama kadar kahvede, internet dükkânlarında kendine benzeyen arkadaşlarıyla kendi üslupları üzerine yarenlik edip vakit öldürürken çay içecek, puaça atıştıracak, icabında arkadaşına bir şeyler ısmarlayacak kadar parası var mıydı; kaç paraydı? Yoksa o tavizsiz ağır delikanlı çehresinin ardında bir başka arkadaşının ikramını dört gözle bekleyen bir çaresizlik mi barınmaktaydı?
Bu haliyle onu herhangi bir eğitim kuruluşunun öğrencisi olarak tasavvur etmekte müthiş müşkülat çektim. Ağır delikanlı ve öğrenci! Olacak iş değil; peki ne iş yapar, vaktini nasıl geçirir, ne söyler, ne düşünür diye meraklandım bu defa: Böyle bir gencin garsonluk, çıraklık, öğrencilik, işçilik yapmasını havsalam almadı; bu kibirli ve gururlu eda, ancak bir oto galeri, bir kıraathane sahibinde tabii durabilirdi; henüz tüyü bitmekte olan bir delikanlıda değil.
Bir öğretmen arkadaÅŸla sohbet ederken konu “ağır delikanlı”lara geldi,
-Oo dedi, bizim okulda bunlardan birkaç yüz tane çıkar; sen daha yeni mi farkettin? Mahalledekilerin ise sayısına bereket!
Sonra yüzüme doğru eğilip, donuklaşan bakışlarımın ardında samimiyet eseri ararcasına sordu,
-Ne yani, ÅŸimdi sen hiç Kurtlar Vadisi’ni seyretmedin mi yani?
İlgili olabilecek yazılar:
- Delikanlılar ölmez! İskender IÄŸdır… GerektiÄŸinde saÄŸa-sola bakmadan, fark edilmek endiÅŸesiyle öksürük...
- Yeni çağın anarÅŸistleri: “Hacker”lar! Bilgisayar programlarının 1 Ocak 2000 tarihini algılayamamaktan ötürü ortaya çıkması...
- Ağır ol petroit! Sözün aslı şöyle imiÅŸ: “Patriotism is the last refuge of...
- Ordunun sistem içindeki yeri ve ağırlığı deÄŸiÅŸiyor mu? Siyasi hayatımızda ordunun müdahaleci rolü, zannedildiÄŸinden daha eskidir: Osmanlı Devleti’nin...
- Türk kılıcı, Türk meyve bıçağı! Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün seçimden önceki son bakanlar kurulu...
Ahmet Turan Alkan - 19 Mart 2006
Kaynak: http://www.zaman.com.tr/?bl=turkuaz&alt=yazarlar&trh=20060319&hn=267183
Bu yazıyı yazdırEğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuzu yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.



