CHP’nin ‘sôl’ bacağı

Bizim gazeteler haberi, “Kendi kalesine penaltıdan gol attı” diye verdiler. Bir futbolcu kendi kalesine gol atar; isteyerek de atar, istemeyerek de atar fakat bu işi penaltı atışı esnasında yapabilmesi aklımı karıştırdı.

Zihnimde canlandıramayınca hızla futbol kültürümü gözden geçirdim: Evet, zannederim 70′li yıllarda böyle bir hadise olmuştu ve ben bunu yıllar sonra bir takvim yaprağının arkasındaki “Tarihte garip olaylar” köşesinde okumuştum; hadise şöyleydi: Mamak Maskespor adlı futbol kulübümüz, muhtemelen Ankara amatör liginde maç yaparken penaltı atışı kazanmıştı. Her penaltı atışında muayyen ihtimaller vardır; ya gol olur, ya kaleci tutar veya top auta çıkar. Penaltıyı kullanan oyuncu, penaltı literatürüne yeni bir boyut getirerek topu taca atmaya başarmıştı!

Yazının devamını okuyun »

Eklem çıtırtısı, kemik kütürtüsü…

CHP’nin parti grubundan çıkarılabilecek en masif ve pırıltısız Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nu anlıyor hatta acıyorum. Kaset hadisesi ile referandum arasındaki üç-dört aylık zamanda şapkadan “hooples” diye tavşan çıkarmasını beklemek haksızlıktı.

Neredeyse bir asırlık kireçlenme tutmuş partinin eklem yerlerini. Demokrasi için gerekli fundamental (Yani nedir bunun Türkçesi birader, TDK uyuyor mu? “Esas, temel, olmazsa olmaz, birincil, köklere dair” diye tarif edince de gazı kaçıyor kavramın!), evet demokrasi için olmazsa olmaz kabilinden fundamental hareketleri yaparken bile eklemlerinden kütür kütür kemik sesleri geliyor partinin; adaleler alışık değil tabii, kesin ve sert dönüşler bünyeye acı veriyor. Her CHP açılımı, parti genel merkezinden gelen “Vay vay vay, oy oy oy” nidâlarıyla seslendirilen kas spazmlarına, kemik kütürtülerine yol açıyor; bunu bir süre sonra nefes yetmezliğinin takib etmesi mukadderdir.

Yazının devamını okuyun »

Kaçak, ruhsatsız, illegal, yasadışı kütük evimizin başına gelenler

Efendim, Kurtdereli Mehmet Pehlivan, geçen hafta tasvir ettiğim üzere tam da Adalı Halil’i kündeye getirip kemâneye geçmek üzere idi ki, araya lâf girdi, yine mevzudan uzaklaşıp uzaklara gidiverdik…

Birader bir künde dediğin nedir; anlatılması bir hafta süren kemâne, paça sarması, kurt kapanı olur mu, bir elense dediğin iki günde tasvir edilir mi; el insaf, fakat bundan otuz-kırk sene önce “Pehlivan tefrikası” dediğimiz edebi türün başlıca özelliği, ağır çekim denilen usulde oynatılan filmlerde olduğu gibi, hareketlerin yavaş yavaş, âheste-beste tasvir edilmesiydi. Yazar, o günlük yazısını biraz daha uzatmak isteyince mikrofonu seyircilere doğru yöneltir, güyâ onların kendi aralarında konuştuğu şeyleri veya ağızlarından dökülen nidâ seslerini sıralamaya koyulurdu,

Yazının devamını okuyun »

Gülümse celladına…

Sahur vakti “geçgeç” keyfi yaparken, Kadıköy iskelesinde ayaküstü röportajla referandum anketi yapan bir TV kanalına rastladım; durum 27′ye 4 hayırcıların lehineydi ve fark giderek açılıyordu!.. Vay canınaydı! Gülümsedim…

Gece yarısı mezarlıktan geçmek zorunda kalanlar da buna benzer bir şey yaparak korkularını uzaklaştırmak için ıslıkla “Bu fasuliye ikibuçuk lira” türküsünü çalmazlar mıydı?

Yazının devamını okuyun »

Haatun kişiye yardım, haatun kişiye yardım!

“Pratik anlamda” buyuruyor bu haatun kişi, “Pratik anlamda değişik dinler, yazılan bazı kurallar günümüze uygulandığı zaman çoğu kere pratik olmayabiliyor!”

Bu basit ama sersemletici gerçeği şimdiye kadar niçin akıl edemediğimiz evrensel bir muammadır. Bu zekâ katına yükselebilmek için öncelikle “pratik” kavramının ne kadar “pratik bir kavram” olduğunu özümsememiz gerekli. Bir problem çözücü olarak pratik kavramı, ne alırsan bir lira mağazalarında satılan çok ağızlı penseler kadar kullanışlıdır.

Yazının devamını okuyun »

Bölünerek azalmak-budanarak çoğalmak

Bugünlerde Saadet Partisi çatısında artık görünür hale gelen parti içi iktidar mücadelesinin, ilk anda akla pek gelmeyen bir anlamı daha var: Muhafazakâr kanat ve kanaatteki ayrışma, ufala-bölüne artık tarz ve şahsiyet ölçeğine kadar uzanmış bulunuyor.

Bu cümleyi açmak lâzım.

Yazının devamını okuyun »

Bir yoğurt teorisi

Aklımdan geçenleri Mümtaz’er Türköne yazmış zaten; ben de MHP adına birilerinin günaşırı çıkıp, “Kimse Ülkücüler adına konuşmasın!” diye caka satmasına sinir oluyorum, çünkü bu mantık, çünkü bu edâ, Ülkücülerin ancak MHP çatısı altında bulunabileceklerini, Ülkücülüğün MHP ile iç içe geçmiş bulunduğu varsayımından kaynaklanıyor. Oysaki ne münâsebet?

Kendi namıma, “Haydiniz oradan” diyorum ve ilave ediyorum,

-Ne haddinize?

Yazının devamını okuyun »

Devamı haftaya

Sevan Nişanyan’ın “mütayitlik hevesi”, hatta inadı yüzünden mahkemelere düştüğünden, hapis cezası aldığından ama bir türlü uslanmadığından bahsediyorduk da söz yarıda kalmıştı.

Batı dillerinde “Dilettante” diye bir kavram var; Türkçede nasıl karşılanır bilmiyorum (aslında biliyorum ama hava atmak, düşünür gibi görünmek hoşuma gidiyor); dilettante… nasıl derler azizim, sırf eğlence olsun diye belirgin bir mevzuu ile ilgilenen kimseye deniliyor; hevesli, meraklı, amatör derecede ilgili ama amatörden biraz fazla gibi sanki (Hani bizde on-onbeş sene buz gibi doktorluk yapıp da sonradan yakayı ele veren sahteciler vardır ya, onlar gibi bir şey); fakat bunca anlama bir şey daha ilâve edilmezse mânâ eksik kalıyor; efendim dilettante, çok meraklı ve ilgili olmasına rağmen ustalıkta satıhta kalan ve bu yüzden kendine ve etrafa karşı potansiyel tehlike arzeden bir amatör oluyor.

Yazının devamını okuyun »

İş inada bindi; bu inşaatı yapacağız

Anketlerdeki bâriz üstünlüğe bakıp hayırcı cepheyi küçümsememek lazım.

Şimdiye kadar tezim, sadece değişiklik paketindeki maddelerin sağlamlığına dayanan bir iyimserlikti; “Böyle makul ve demokratikleştirici değişim hamlesinin kabul görmesi, suyun alçağa akmasını andırır tabii bir şeydir” diye düşünüyordum. Anketler de aynı eğilimi teyid edince “tamam” dedim içimden, “Oylama tarihine kadar evetler daha da artar, hayırlar daha azalır.”

Yazının devamını okuyun »

Bugün o gündür işte…

Bu köşede 20 Aralık 2006 günü yayımlanan yazının sonu şöyleydi: “Sözün geride kalan kısmını, vakti gelince tamamlarız artık!” Dört yıl geçti, vakti geldi; bugün o gündür işte…

Yazının başlığı, “Nuri Demirağ Havaalanı meselesi”ydi ve genişletilerek uluslararası nitelik kazandırılan Sivas Havaalanı’nın isimlendirilmesiyle ilgiliydi. Yeni pistin tamamlanması sebebiyle düzenlenen törene Ulaştırma ve Tarım bakanlarıyla o tarihte Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Abdüllatif Şener de katılmıştı. Herkes o törende, ev sahibi sıfatıyla Şener’in açıklama yapmasını bekliyordu fakat sızan haberler bir garipti. Abdüllatif Şener, bu isimlendirmeye soğuk yaklaşmış, ilgilenmemişti bile.

Yazının devamını okuyun »