1997 Arşivi
Biz “sayılmaya” layıkız siz saymaya hazır mısınız?
Sayım günlerinin dimağımda hep leziz hatıraları vardır ve o yüzden “bu ne iptidailik, 21. yüzyıla çoktan girdiğimiz şu demde işi daha pratik halledecek usuller varken eve tıkılıp kalmanın ne alemi var?” yakınmalarını teknik açıdan makul bulsam da iştirak etmem. Eve tıkılıp kalmak, -hele akşama kadar kısa bir vakte münhasır kalıyorsa- hiç de ürkülecek bir fikir [...]
Kur’an’ın kanatlandırdığı Türkçe
“Biliyor muydunuz?” başlığı altında kitap dünyasına dair ilgi çekici bilgiler sunan Kitaphaber Dergisi, dünya üzerinde en çok okunan kitabın Kur’an-ı Kerim olduğunu belirtmiş; bu bilginin doğruluğundan şüphe etmiyorum; Kur’an dünyanın en çok okunan ve en az anlaşılan kitabı. Gurur okşayıcı ve zelil bir hakikatle karşı karşıyayız; Kur’an okumalarının büyük çoğunlukla ayet metinlerinin manasını ihmal ederek, [...]
Masallar niçin güzeldir?
Masal anlatmaya niyet ettiği zaman Hollywood filmlerinin bile ne kadar evrensel bir dil konuşabildiğini farkettiniz mi?
Rasyonel muhakemeye ne kadar aykırı görünse de masallarda insanı yüreğinden kavrayıveren insânî bir boyut var. Sizi bilmem ama insanların çoğu gibi ben de masal dinlemeye ve okumaya bayılırım; belki de masallarda gündelik realite çirkeflerinden arınmış, anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir [...]
Uyan ey gözlerim
Sıkı Galatasaraylı oluşunun payı mutlaka büyük; ama benim Hıncal Uluç’a beslediğim sempatinin farklı sebepleri de var; onun en güzel yazıları, bugünlerde kahırla sürdürdüğü Galatasaray analizleri değil, “karşı tarafı” anlamaya ve hakkını vermeye çabaladığı satırlardaydı; karşı taraf Fenerbahçe’ydi, Refah Partisi’ydi ve acelecilik, yanlış anlama gibi sebeplerle kendisinden özür dilediği bir sürücü, firma temsilcisi veya sanatçıydı. Çoğu [...]
Haberdar olmak; ama nasıl?
Günün yorgunluğu ile eve bitap düşüp “yurtta ve dünyada neler olup bitiyor bakalım” merakıyla haber bültenlerini didik didik etmek galiba ahir zamanlara mahsus bir kendini tahrip biçimi olsa gerek. Haber bağımlısı bir kitle olduk; ancak taze, daha taze, en taze haberleri öğrenerek teskin olabiliyoruz. Haberleşme araçlarının sayı ve teknik itibariyle artışını, gündelik haberlerle gitgide daha [...]
Süpermarketteki Firavun
İlmi nitelikli neşirlerden ziyade özellikle çocuklara ve gençlere İslam’a karşı sempati ve anlayış kazandırmak için tertiplenen (popüler) siyer kitaplarında karşımıza çıkan o basit kurgu, sade benim değil mutlaka başkalarının da merakını tahrik etmiştir: Efendimiz’in getirdiği tebliğe karşı cahiliyye adetlerinden yana katı tavır alan Mekke müşriklerinin inadı, “Atalarımızın dinini ve yolunu terk etmeyiz” yollu direnişleri, İslam’ın [...]
Nezaket yahu!
İşin “acaba”sı kalmadı; Türkiye’yi etkisi altına alan siyasi kriz pek vazıh ve aşikar bir kabalık üslubuna büründü. Gücüne çok güvenen, kudretinden emin ve menziline varmak için önüne çıkması muhtemel engelleri kırmayı, ezmeyi, öğütmeyi göze almış bir nobranlıkla kuşatılmış durumdayız. Haber bültenleri akıllara sığmaz bir huşunetle üzerimize yılgınlık, paranoya ve akıldışılık boca ediyor; gazete manşetleri keza. [...]
Kibrit müdafaanamesi
Dolmakalem, daktilo, gaz lambası, bakır tencere, kilim, kömürlü ütü bir zamanlar gündelik hayatın “kahrı da hoş, lûtfu da hoş” cinsinden sevimli ayrıntıları idiler.
Külfetleri yok değildir: Dolma kalem mürekkep damlatır, daktilo şeridi soba kurumu gibi is bırakır, gaz lambası koku yapar, bakır tencerenin kalayı silindiğinde yemeği vurur, kömürlü ütüyü tutuşturmak enikonu hüner ister, herbirini lâyıkınca tasarruf [...]
121 yıldır dolmayan anayasal çilemiz
Türkiye’de anayasa hareketlerinin hikayesi hayli dramatiktir. Öyle görülüyor ki kısacık anayasa tarihimizin dramatik kaderi henüz çilesini doldurmamış.
Milli Mücadele’yi başlatan Meclis, meşruiyetini 1876 tarihinde kabul edilen ilk Osmanlı anayasası “Kanun-ı Esasi”den alıyordu, çünkü Osmanlı Meclis-i Mebusanı 18 Mart 1920 tarihinde son oturumunu yapmış ve işgal altındaki İstanbul’da çalışamayacağı gerekçesiyle kendini feshetmişti. 23 Nisan 1920′de Ankara’da toplanan [...]
Erol Taş malum; esas oğlan nerede?
Seyrettiğim dört yerli filmden birinde mutlaka Erol Taş’ı kötü adamı oynarken görür, kızardım. Seyirci Erol Taş’ı sevmezdi, hatta bir film galasında sırf rolünün hakkını verdiği, yani kötü adamı iyi oynadığı için yuhalandığını okumuştum. Kendisini hastalık ve zaruret yüzünden emekliye sevk ettiğini okuyunca üzüldüm; yeri kolay dolmayacak.
Yerli filmler, iyilerle kötüleri çok belirgin bir şekilde sunduğu için [...]

